DUYURUKitap Siparişi Hakkında

Haberler & Yazılar

Gündeme dair köşe yazıları ve güncel haberler.

Köşe Yazısı
09 Temmuz 2026 12:50

TEK TARAFLI BIR ASK

Sesim Joan Baez gibi üç oktav olmasa da, yaşadığım yerden ülkeme ve Malatya'ya ulaştırmak için çığlıkları ve umut dolu özlemleri paylaşmaya devam edeceğim. İçlerinde aşk, gurbet, özlem, yalnızlık türkülerini söyleyen bolca sanatçının olduğu hatta "Türkülerin Başkenti" olan bir coğrafyada doğduk, büyüdük. Uzaklaştık diye de özlemimiz azalmadı, bilakis; büyüdü yüreğimizde ur oldu. Doğduğumuz ilin, coğrafyası, tarihi, sanatı, sporu ve elbette siyaseti de uzakta olsak da bizi hep ilgilendirdi. Arabamızın plakasından, telefonumuzdaki 44 rakamına kadar bir şekilde kendimizi gittiğimiz yerde, fahri Malatya temsilcisi ilan etmişliğimiz malumdur. Biz, fahri temsilciliğimizi devam ettirirken, gerek Mahalli İdareler Seçimleri, gerekse milletvekili seçimlerini, dikkat, heyecan ile izleriz. Ben de bu uzakta olup, yakından hissedenlerden oldum hep. Malatyalı olarak, Malatya'yı hakkıyla temsil edenleri, bazen yaşarken kıymetlendirir, kimi zaman da bu dünyadan göçüp gitmesiyle hakkını teslim ederiz. 1980 öncesine kadar bunu Milli Şef İsmet İnönü'ye göreceli yapmış olup, bir heykelini dikmiş, ilk üniversiteye ismini vermiş, borcumuzu ödediğimizi sandığımız gibi, onu anlamayı bir kenara koymuşuz. Kenan Evren ve "Beşibiryerde"leri ile uygulanan ara rejim, birçok şehrin tarih ve vizyon hafızasını sildiği gibi Malatya da, 12 Eylül darbesinin sarmalından çıkamamıştır. Sonra Özal'lı yıllar. Değişen, özünden yavaş yavaş uzaklaşan halk yığınları, yerel ve milli değerleri bırakan, çağdaşlığı çok farklı algılayan, hızlıca zenginleşmeyi, kültürlü fakirliğe değişen insanlara dönüştüğümüz yıllar. İkinci defa Başbakan, Cumhurbaşkanı çıkartıyor olmayı, sadece bir övünme aracı gördüğümüz, bu şehrin mayasında eğitimli, kültürlü, saygın insanlar yetiştirerek, onu yerelde, sonra genel anlamda ülkenin faydasına kullanmayı becerememiş olmak. 12 Eylül rejiminin kötü mirası olarak, saf sayımız gün geçtikçe çoğaltılmış, din, sonra mezhep, dil, tuttuğumuz parti derken, ayrıldıkça ayrılmışız. Hızla göç veren bir şehir olduğu gibi, göç de alan bir şehir olduğundan, kentin mayası, ya da tutkalı diyeceğimiz ortak değerlerden uzaklaştık. 28 Şubat mı? Anlatmaya bile gerek olmayan kayıp yıllar. Sonra? Sonra ne mi oldu? Kamplaşmamız arttı. Birbirimizden uzaklaşmamız, yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar ile mücadele etmek için demokratik yollarla seçimlere giren AKP iktidarı genelde ülkedeki kamplaşmayı, özelde ise Malatya'daki insanları birbirinden uzaklaştıracak bir politika uyguladı. Kapanmayacak yaralar, küskünlükler, adam kayıran, ayrıştıran, Cumhuriyet ile kazandığımız, çok sesli partili hayata geçişimiz ile öğrendiğimiz, "Diğerine saygı duy" ilkesini, öğrenmeye başlarken AKP'nin yanlı tutumu ile öğrendiklerimiz kısa zamanda son buldu. Merhum Mevlüt Aslanoğlu gibi başka bir sesin çığlıkları duyulsa da kuru kalabalıklar arasında kaybolup, son seçiminde İstanbul'dan aday olacak kadar şehrinden uzaklaştırılan vak'alara hep birlikte şahitlik etmedik mi? Mayıs ayına kadar karın kaldığı Beydağı'nı ve onun güven veren güzel görüntüsünü, şehrin bir çok yerinden göremiyor, o görüntüleri yüksek binalar kapatıyor. Yıldıztepe'deki Ay ve Yıldız'ın yerini uyduruk villalar yapılmış olsa da, ben bağırmak, sesimi duyurmak için bir tepe bulup bağırıyorum. Malatya, Sevgili Malatyalı; Sen 13 ilçen, tüm siyasi partilerinle, yüzlerce sivil toplum örgütün ile (Bunların %90'ı şehir dışında) artık asgari müşterekladerde birlikte hareket etmek zorundasın. Şehrine, şehrinin değerlerine, hangi cenahtan olduğuna bakmadan sahip çık. Örgütlü olmaktan korkma. Eleştirini sesli, ama edepli, kişisel egolarından uzak durarak göster. Mahalli İdareler Seçimleri yapılıp yeni seçilen başkanlar makamlarına oturalı 3 ay oldu. Başka şehirlerden örnek vermeye gerek duymadan, yeni Başkan Sn. Er, eski başkan dönemindeki borçları anlatarak, "kendi partimden de olsa adil olurum" imajıyla Malatyalıları sevindirmişti. Oy veren ya da vermeyen seçmen, "adil bir başkan seçtik" algısına sevinçle kapıldı. Eeee ya sonra? O günden sonra Sn. Sami Er'den haber alınamıyor. Ne yan yana projelendirilen camiler için, ne de sürüp giden diğerleri için ne ses veren var, ne de ses olanları duyan. Yine hep bir ağızdan "sahipsiz Malatya" demeye kaldığımız yerden devam edeceğiz gibi görünüyor. Ne futbol takımı, ne amatör spor dalları, konteynar kentimiz, ne bitmeyen, diğer deprem illerine göre çok geride kalan yeni evlerimiz. Say say saymayayım en iyisi. Ben yeterince sinir oluyorum sizi de kızdırmayayım. Biri de "sana ne oğlum. Senin tuzun kuru" diye bilir mi? Mümkün, söyler. Ben yaşadığım ülkede mutluyum, huzurluyum eksiğim gediğim yok, tek eksiğim sevgili ülkem ve Malatyam. Onu da dert edineyim. İyi niyetimizden kimsenin şüphesi olmasın ben uzaktan kuş bakışı gördüklerimi sizinle paylaşıyorum. Sevdiğin, yaşadığın, ya da oralı olmaktan mutluluk duyma bizimkisi. Kırklı yaşlardan sonra daha çok özlüyorsun doğduğun toprakları. Gözünden tüten çok şeyin hatırına yazdıklarım. Bilim, adalet ve sağlıkla kalın...

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:29

YAȘASIN 1 MAYIS

Türkiye`nin 24 ocak 1980 den bu yana benimsediği “neoliberal ekonomi“ modelinin kurbanlarının yarın bayramı. ANAP ve Özal`ın „girișimciliğiyle“ ulusal ve uluslararası sermayeye sınırsız bir serbestlik tanındı. Kalkınmanın ve toplumsal refahın yerini, daha çok kar ve acımasız bir sömürü düzeni aldı. Bu uğurda Kamu İktisadı Teșebbüsleri özelleștirmeler yoluyla yağmalanırken; ișçilerin payına düșük ücretler, sendikasızlașma ve sosyal güvence yoksunluğu düștü. AKP li yıllar 2002 den itibaren ise ANAP ın bașlattığı neolibaral ekonomik yağmanın devam ettiğı ve tamamlandığı yıllar oldu. Daha geriye gidildiğinde Demokrat Parti de döneminde “Devletçiliği“ özel sermayenin birikimi için kullanmıștı. Özelleștirme ile birlikte ișçi sınıfının örgütlülüğüne ve haklarına ilișkin kapsamlı bir saldırı bașlatıldı. SSK nın istatiklerine göre 1988 de %47,4 olan sendikalașma,1990 da yüzde 42,4`e geriledi. 2000 yılına gelindiğinde bu oran, %16 ya düșmüștü. Aynı tarihsel geçmiș içerisinde, kamuda sendikalașma oranı % 100 den, % 55,4 e,özel sektörde ise, %25,7 den %6,4 ye düștü.İktidara gelirken alt sınıflardan oy alıp,sonra İslami Burjuvazinin doğmasına neden olan AKP “Milli Görüș Gömleğini“ çıkartıp atarak “Muhafazakar Demokrat“ kimliğe büründü. Özelleștirilmiș bir çok kamu iktisadi teșebbüsü,zamanla da kapatıldı. Devletin en fazla kar ettiği kurumlar çok ucuz parayla yandașlara satıldı. Türk Telekom gibi bir șirket ise satılmasına rağmen parası alınamadığından borçları devlet tarafından kapatıldı. AKP li yıllarda, tașeron ișçi sayısı her yıl arttı. Örnek vermek gerekirse, 2014 yılı sonu itibarıyla tașeron ișçi sayısı 1milyon 481.690 kișiye çıkmıștı. Son on yılda kamu harcamaları içinde sosyal harcamaların oranı değişmemiştir. OECD ülkelerinde GSYH içinde sosyal harcamaların oranı %21 iken, Türkiye’de bu oran %15,6 düzeyindedir. GSYH'den kamusal hizmetlerine ayrılan pay en az eğitimde olmuștur. Diğer yandan iș kazalarında büyük bir artıș oldu. Devleti yönettiğini sanan kimileri, iș kazaları için „Bu ișin fıtratında var“ demiș olsa da, Türkiyedeki iș kazaları kaza değil her biri bașlı bașına birer cinayetti. Genelde maden, inșaat, enerji ve tersanelerdeki ișçi ölümleri diğer iș kollarından çok fazlaydı. Değișik iș kollarında, organ kaptırma, düșme, yaralanma olsa da üstte saydığımız iș kollarında ölüm yüksekti. Sendikalașma bilerek, isteyerek azaltılmıștır. İktidarın borazanlığını yapan sendika sayısı AKP iktidar döneminde daha da artmıștır. Mesala inșaat sektöründe her 100 ișçiden sadece 3 ü sendikalıdır. Diğer yandan gemi sanayii ve tersaneler. Her gemi birçok ișçinin tabutu olmuștur. Alınmayan önlemler ve tașeronlașmanın en fazla görüldüğü sektörlerden biri olan tersanelerdeki ölüm sayıları üretilen her gemi sayısına bağlı olarak artmıștır. Madenlere baktığımızda ise durum farklı değildi. Türkiye; üretilen her bir milyon ton kömür bașına yașanan ișçı ölümü bakımından, bu alanda șampiyonluğu elinde bulunduran Çin`in ardından ikinci sıradadır. 2014 de Soma`da 301 kișinin can verdiği katliamdan önce Devlet Denetleme Kurulunun raporunda ciddi eksiklikler vurgulanmıș olsa da tedbir alınmamıștı. 301 madencinin ölmesi beklenmiș, raporun uygulanması ölümlerden sonraya bırakılmıștı. Madenler yandașlara peșkeș çekilmiș, açık madenlerde, doğayı kirleten,ağaçları kesen, tabiatı tarumar eden kapitalızmin nasıl bir canavar olduğunu gösterilmiști. Siyanür ile altın arama gibi, suya siyanür karıșımı yanında, önüne kattığı topraklardaki canlıların yașamını çalan vahșice bir yöntem uygulanmaya devam etmektedir. En son Erzincan İliç te ki siyanürle madem arayan șirketin yanlıș toprak istiflemesi sonucunda toprak kayması yașanmıș, altında kalan 9 ișçiden sadece birinin cesedi çıkarılabilmistir. Kısacası örnekleri artırmak mümkün. Ne yazık ki bu ölümlere ülkeyi yönetenlerin KADER ya da FITRAT diyerek, komik ve ölen ișçi yakınlarının acısını artıran açıklamaları, devletin en üst makamından itibaren seslendirilmeye devam etmektedir. Devleti yönettiklerini söyleyenler, bu iș kazalarında, hep iș verenden yana olmușlardır. Bu ölümlerinin sonunda açılan davalarda, ya hiç bir iș veren ceza almamıș, uyduruk, komik cezalar ile, ya da daha acısı „Kan parası „adı altında, ișçi yakınlarına ölümlerinden sonra, davalarından vazgeçmeleri için para ödemek suretiyle, ölümleri satın almıșlardır. İçerde kalanlar ya durușmadaki taktığı kravattan, ya da „iyi hal“ dedikleri saçma bir kararla kısa süre sonra serbest kalmıșlardır. Enerji alanında çalıșan ișçi ölümlerine de baktığımızda durum aynıdır. Elektrik dağıtım șirketlerinin özelleștirmesiyle de, genelde „Tașeron“ ișçilerinin, bilgisi olmadan belgesi olanların çalıșması veya çalıștırılması sonucunda ölümleri hızlanmıștır. Bir yandan asgari ücret ile çalıș, diğer yandan ölüm ihtimalinin çok yüksek bir iși yapma zorunluluğu. Bu, neolibaral ekonominin kötülüğünün yanında, Türkiye`de daha acımasızca uygulanmasının sonucudur. Yüksek gerilim hatlarına kapılma veya yere çakılma șeklindeki ölümler, o kadar sıradanlașmıștır ki artık gazetelerin 3.sayfalarında bile yer verilmez olmuștur. Diğer yandan Asgari ücretle çalıșmak o kadar kanıtsandı ki; konu ile ilgili bilgisi olan, eğitim almıș, kurslara katılmıș biri ile, ișten hiç anlamayan biri aynı iși, aynı parayla yapmaktadır. SGK nun 2020 verilerine göre Türkiye de kayıtlı ișçilerin % 42 si asgari ücret almaktadır. Diğer avrupa ülkelerinden birkaç örnek verecek olursak, örneğin; Portekiz`de 4,4 Yunanistan`da 8,9, Almanya`da 6,6 düzeyindedir. Ya sendikalar, onlarda gerek kamu ișverenleri, gerekse, özel teșebbüslerde çalıșan ișveren kadar suçludur. Zaten az olan, ya da iktidar yanlısı „Sarı Sendikalar“ üyelerine, ne mesleki bilgilendirme, ne tedbir alma, ne de yeterlilikleri geliștirme anlamında hiçbir șekilde görevlerini yerine getirmiyorlar. Oysa o sendikaların genelde Ankara`da olan merkezleri, büyük binalar, önlerinde pahalı, siyah,camları dıșardan karartılmıș araçlarla ișçiden kestikleri paralarla gezilere giden Sendika Ağaları cirit atmaya devam ediyorlar. Türkiye`de neyin kokușmuș kalmadığını, neye elimizi attığımızda, elimizde kalmadığını bana söyleyen biri çıksa da, bu uzakta yașayan, ama ülkesini seven yurttașı bilgilendirse. Koșarak, uçarak geldiğimiz ülkemizden, homurdanarak dönmesek!! Yașasın 1Mayıs. Yașasın İșçiler Köylüler, sevgilerimle

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:28

VEFA VEFAT ETTİ

"Aptala malum oldu" ya da "Malumun ilanıdır" hangisini kabul ederseniz? Ben demiş miydim? Demek istemiyorum ama yukarıdakilerin hepsini birden kabul ettim. Bir önceki "Seçimden önceki son çıkış" adlı yazımda birkaç husustan bahsetmiştim. Örnek olsun diye bir merhumu, rahmetli Mevlüt Aslanoğlu'nu da yadedmiştim. Demek ki Mevlüt ağabey benden onu rahmetle anmamı istemiş. Malum, 31 Mart'ta 2972 sayılı Mahalli İdareler Seçimi ile belediye başkanı, il genel meclisi, belediye meclisi ve muhtarlarımızı seçti yurtta yaşayanlar. Bu seçimleri bizler yurt dışında yaşayanlar sadece heyecanla izledik. Genel seçimlerde her ne kadar yurt dışında yaşayanların oy kullanmasına karşı olsam da, bu kez bizler birer heyecanlı izleyiciydik sadece. Sabahın ilk ışıklarına kadar Türkiye Haritası'nın partilerin renklerine göre yeniden şekillenmesini gözlemledik. Elbette benim gibi şehrinden uzakta olmasına rağmen o şehri yaşatan; spor, sanat, ekonomi, sosyal yaşam gibi dinamiklerini iyi bir şekilde izleyen biri olarak Malatya beni hiç şaşırtmadı. Veli Ağbaba, 24/25/26. dönem CHP Malatya milletvekili olarak, ilki yasama yılı 24/4 Esas Numara: 7/42825 Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na, Malatya özelinde SGK'ya prim borcu olan kişilere ilişkin yazılı soru önergesi vererek başlattığı olduğu, Malatya'yı TBMM'de en iyi şekilde temsil etme, Malatya ve Malatyalı'nın hakkını koruma eylemine 25.9.2014 yılında başlamıştı. O mikrofonda konuşmaya alıştıkça sesini yükseltti, gür sesi ülkenin her yanında duyulmaya başlandı. Kimi ona "Bu adam neden bu kadar bağırarak konuşuyor?" demiş olsa da onu çok iyi anlıyordum. Bazen ses tonunuz karşı tarafta size muhalif olanların sizi tiye alıp almamasına karar verir. Bunu gerek radyoda çalıştığım zamanlarda okuduğum bir makalede gördüğüm gibi, rütbeli asker dostlarımızdan da duymuştum. Veli Ağbaba'nın ses tonunun yüksekliği yukarıda saydıklarımın hiçbiri değildi. Ağbaba meclis kürsüsünü çınlatırken Malatya'nın don vuran kayısısını, traktörüne mazot koyamayan çiftçisini, on binleri aşan işsizini, gelmeyen hızlı trenini, Çin'den ithal edilen zehirli ürünlere, sulama kanalları ve bitirilemeyen barajlar gibi say say bitmeyecek kadar yazılı ve sözlü önergelerini biliyorum. Bir önceki yazımda bahsettiğim üzere, doğup büyüdüğü yeri seven, orası için güzellikleri özleyen insanların çabaları karşılık görmediğinde bir anda bir soğuma, bir hayıflanma, sonra da küsmeye neden olabileceğini anlayamadık. 16 Mayıs'ta 10. ölüm yıl dönümünü anacağımız rahmetli Mevlüt Aslanoğlu da Malatya'nın siyasetinde, sporunda, ekonomisinde parti ayrımı gözetmeksizin canla başla çalışan, TBMM salonunu Malatya için çınlatan, Malatyalı'nın yaşadığı haksızlıkları bulunduğu her ortamda haykıran biriydi. "Allah'a söylüyorum, Allah'a! Halil Ağa, kimse duymasın, Malatya'nın hakkını ben yedirmem; giderim, Başbakanlık'ta yatarım!" diyerek haykıran o merhumu da kırmadı mı? Küstürmedi mi Malatya? Malatya'nın büyükşehir olması konusunda, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi ve özellikle de kayısı için yaptıklarını şimdi özlemle hatırladınız mı? Ama unutmayın, o kanseri yenerken bir gece kalp krizinden öldü. Yeniden saygı ve rahmetle anıyorum. Mevlüt Aslanoğlu ile Veli Ağbaba'nın ortak yanları, sadece aynı partide siyaset yapan Malatya'nın tek CHP'li milletvekili olmaları dışında, kendileri için bir şey istemiyor olmaları, şahsi bir şey istemiyor olmaları, Malatya'yı girdikleri yerlerde her şeyin üstünde tutmalarıydı. Veli Ağbaba 6 Şubat depreminden sonra Malatya'dan ayrılmadı, "Sen hangi partilisin?" demeden hemşerilerinin yanında oldu. Onlarla üşüdü, onlarla ağladı. AKP Selahattin Başkan'ı aday göstermedi. Selahattin Başkan neden Veli'yi desteklemedi? Neden propaganda döneminde gezmedi? Madem oraya aday gösterilmedi ve hakkında herhangi bir şaibe yoktu ise, neden? Ortak değer Malatya mı? Yoksa sıcak gelen koltuk muydu? AKP'nin yeni adayının da yanında gezmediğine göre bir şey olmalıydı? Ama neydi? Her şey normal seyrinde gittiyse Veli neden desteklenmedi? Umarım Selahattin Başkan bir gün bunu yazar ya da cevap verir. Şimdi de Veli Ağbaba'yı kırdın Malatya. O belki küsmedi. Ya da küstüğünü göstermiyor. Ama siz, sizin için çaba gösterenleri görmemekte ısrar ediyorsunuz. Bulunduğu partide silik, sıradan, sesi çıkmayan bir vekil yapmak istediniz sanırım. Malatya'da depremden sonra yapılması gerekenler konusunda sesinin çıkmasını siz engellediniz. Bundan sonra olacaklar için sizin iyi bildiklerinize gidin. Kent yeniden kurulurken hangi kriterlere göre kurulacağı konusunda bir "kent uzlaşısı"nı bile beceremeyen, desteklemeyen Malatyalı. Şimdi sizin için soru önergesi verecek, ismini bile bilmediğiniz milletvekilleri, partinin ithal ettiği. Partilerinin atanmış bakanlarından Malatya'nın hizmet alması için çaba göstersinler. Ard arda isimlerini dahi sayamadığınız vekillerinizden hizmet bekleyin. Çünkü siz hak etmediniz. Belki de bir AN gelir, bir MEŞALE aydınlatır yolunuzu. Dünyanın değişik coğrafyalarında yaşayan, ortak noktaları Malatya ve "Malatya Diasporası" olan, kurduğumuz, kuracağımız sivil toplum örgütleri ile biz özlediğimiz Malatya'yı yaşamaya devam ederiz. Hayalimizdeki Malatya ile öleceğiz. Tek istediğimiz aydın, gelişmiş ve hak ettiklerini alarak yaşayan bir Malatya. Siz istediğinizi yaşayın, biz sevmekten vazgeçmiyeceğiz.

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:27

TÜRKÜNÜN COǦRAFYASI ANADOLUM

Acılarımız,sevinçlerimiz,sevdalarımız.Türkülerimiz.Ah bu türküler deriz.Ne anlatmadık ki,hasretini çektiğimiz,yavuklumuza duyduklarımız,köyümüz,șehrimiz,toprağımız, ayrılıklarımız,kavușmalarımız…Așık Veysel,Mahsuni,Murat Çobanoğlu,Reyhani, Karacoğlan,Ali Ekber Çiçek,Neșet Ertaș,Muhlis Akarsu,sayfalara sığmayacak kadar ,Așık ve Türkü`nün coğrafyasının Adına Anadolu diyoruz.Ama elinde saz ile gezenlerin hor görüldüğü,“Köylülük“ sayıldığı zamanları da gördü bu coğrafya. Türküler toplumsal yapıyı çözümleyebilmek adına önemli sözlü kültür verilerindendir; halkın ortak duygu, düşünce dünyasının ve yaşam şeklinin kültürel motiflerle kendi bağlamında söz ile dokunarak, ezgisel bir yapı içinde seslendirilmesiyle oluşan bir bütündür. Bir yandan kültürün devamlılığını sağlarken, diğer yandan sosyo-tarihsel, sosyo-kültürel ve coğrafik yapısını ortaya koyar. Kültürlerin somut olmayan alanına giren ve halk müziği ürünlerinden olan türküler, toplumların tarihsel sürecinde geçmişten bugüne yaşanmışlıklarının ezgisel bir ifadesi olmuştur. Anadolu yüzyıllardır biriktirdiği türküleriyle oldukça zengindir. Malatya’nın ilçelerinden biri olan Arguvan, adını türküleriyle özdeşleştirmiş; bu yörede üretilen türküler, Türk halk müziği literatürüne “Arguvan Türküleri” olarak girmiştir. Yöre türkülerinin ünü sınırlarının dışına çıkmış, dolayısıyla Anadolu coğrafyasında Arguvan türküleri adıyla anılır hale gelmiştir. İnançsal ve dünyevi alanlarda yayılım gösteren Arguvan türküleri gerek işlediği temaların zenginliği gerekse söyleyişteki dil yapısıyla kültürel bir farklılık arz etmektedir.13 Mart 2013 tarihinde SOKÜM(somut olmayan kültürel miras) Ulusal Envanteri’ne 01.0021 sayı numarası ile kayıtlanan Arguvan Türküleri, kültürel miras unsuru olarak belgelenmiştir. Türkiye 19 Ocak 2006 tarih ve 5488 sayılı SOKÜM’ün Korunması Sözleşmesi’nin Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’la bu sürece dâhil olmuş; 27 Mart 2006 tarihinde ise resmen taraf olmuştur. SOKÜM Ulusal Envanteri, Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi gereğince Türkiye’nin düzenlediği iki çeşit ulusal envanterden biridir. Türkiye’nin 2019 yılı sonu itibariyle on sekizi UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi’nde 112’si de SOKÜM Ulusal Envanteri’nde olmak üzere toplam 130 kültürel miras unsuru bulunmaktadır.Bunlardan biri de 0021 kayıt numarasıyla Arguvan Türküleri’dir. Arguvan Türküleri, özgün kültürel özellikleri dolayısıyla 2013 yılında SOKÜM Ulusal Envanteri’ne alınmıştır. Arguvan türkülerinde en fazla “Hak” motifi işlenmiştir. Onu sırasıyla Hz. Ali, Allah, Pir, Şah, Hz. Muhammed, Erenler, Hu, Yemin, Mümin ad ve adlandırmaları takip etmektedir. Bu tabloda işlenen dini ögeler, yöredeki Alevi-Bektaşilerinin inançsal müziği içerisindeki Semah, Deyiş, Tevhid, Duvaz-ı İmam, Mersiye gibi türlerinde ağırlıklı olarak yer almaktadır. Diğer yandan Arguvan, çok fazla göç veren bir ilçe olması nedeniyle türkülerinde işlediği gurbetin, ayrılığın yegâne motifi de dağdır. Yine Arguvan türkülerinde Fırat nehrinin adının da geçtiğini görüyoruz ki, “Suda boğulan Abdulkadir”in ardından yakılan türkü ve varyantlarında “Fırat” motifi çokça işlenmiştir Malatya`ya ait değerleri incelerken, içinde olupta farketmediğimiz, göremediğimiz, ya da sahibini bilmeden, severek dinlediğimiz Türkülerin sahiplerinden iki tanesini anmak isterken, bu büyük ozanları neden bu kadar geç öğrendiğim içinde kendime kızdım. Bunlardan biri olan merhum ozan Așık Bektaș Kaymaz diğeri ise, asıl ismi İbrahim Memo Temiz olan, ama bizim tanıdığımız ismiyle Seyit Meftuni`dir. Bu iki büyük ozan yașadıkları coğrafyanın çok ötelerine sanatları ile ulașmalarına rağmen, ne „Malatyalı Ünlüler“ ne de Malatya`yı anlatan kitap, dergi, anma programı gibi etkinliklerde adlarına sıkça rastlanmamıștır. Eymir`de 1919 doğan Âşık Bektaş Kaymaz (Bazı kaynaklara göre doğumu 1913) yöre halkının acılarını, özlemlerini, sevdasını çok iyi dile getiren Âşıklarımızdan biridir. Çağıla yaslandım sigaram içem, Yağlı kurşun geldi nereye kaçam Kanadım yoktur ki havaya uçam Babam Bayramınız mübarek olsun Kirve bayramınız mübarek olsun gibi çok tanınan bu türkünün bile, çoğumuz Malatya`ya ait olduğunu bilmediğimiz gibi, bilenlerin ise, Așık Bektaș Kaymaz`a ait olduğunu bildiğini sanmıyorum.Ya da bu değerlerimizi yeterince sahiplenemiyoruz. Bu Türkü her ne kadar kırık havada okunuyor olsa da,aslında bir ağıttır.Yurt dıșındaki üniversitelerin özellikle de müzik araștırmaları yapan bölümlerinde haklarında bilgileri anlatılıp, tezler hazırlanmasına rağmen, kendi aramızda bir anmayı onlara çok görmüșüz. Ben yolcuyum helallaşak sabahtan Bu ayrılık devam eder bir zaman Bir buse alayım o gül yanaktan Bu ayrılık devam eder bir zaman diyerek, hem ömrün kısalığını, hem gurbeti, ayrılığı bu kadar az kelime ile sanatını anlatma yeteneğini göstermiș büyük bir ozanımızdır. Bir diğeri ise Seyit Meftuni`dir. O da aynı yörede, Arguvan Kuyudere Köyünde 1920 yılında doğmuștur. Dost cemalin benzer güneșe aya Bakamam yüzüne yandırır beni Așığı kül eyler sendeki ziya Gonce güller gibi soldurur beni Beni beni beni,sevdalım beni Böyle dizeleri yazan bir așk adamıdır Seyit Meftuni.Temsil ettiği ağırlıklı yönü maneviyatıdır.Oğlu Muharrem Temiz`in bir yazısında dediği gibi “Dünya Kültürlerinin Bașkenti Malatya`dır. “Selçuklu Döneminde “Yüksek saadet yeri“ anlamına gelen Dar`ul Rif`at denilmesi boșuna değildir. Arguvan`da yöre halkının arasında konușulduğu üzere, “Arguvan`ın eșeği bile farklı anırır“ denmesi çok șeyi özetlemiyor mu? Deprem dönemine kadar, Arguvan da düzenlenen „Türkü Festivali“ bu değerleri tanıtma, çok insana ulaștırma, genç kușaklara aktarılması anlamında çok önemlidir. Anlayamadığım diğer konu ise, „Malatya Kayısı festivali“ ile „Arguvan Türkü Festivali“ tarihlerinin birbirlerine yakın olması. Bunun böyle olușu her iki festivalede katkıdan çok zarar veriyor. Yeniden kurulan Malatya`da, önce, acılarımızı dindireceğiz, yapılarımızı tüm kurallara uygun olarak inșa edip, yeniden mutlu, güzel günleri görmek, festivallerimizde doyasıya eğlenmeyi Arguvan`ı, Malatya`yı, ülkemizi mutlu, güler yüzlü insanların yașadığı bir ülke olarak görmek ve her günü Türkü tadında yașamak dileğiyle…..

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:26

Türkü Ana: Zehra Bilir

Arapgir'in dar sokaklarında, ustaların çekiç seslerine dokuma tezgâhlarının ritmik sesleri karışıyordu. Evlerin salon bölümlerinde kurulan tezgâhlarda, atkı iplerini ileri geri taşıyan mekik sesleri yükselirken, Arapgirli kadınlar bir yandan da bebeklerinin beşiklerini sallıyordu. Kundaktaki çocuklarının beşiğine bağladıkları ipin ucunu dokuma tezgâhına iliştiren anneler, göz nurlarını döktükleri "alalı" ya da "çizgili" Manusa kumaşlarını dokumaya devam ederdi. Bu kadınlar, ipek, pamuk ve yünle dokuduğu kumaşlara sevgi, türkü, kimi zaman ninni ve ağıt katarak çalışırlardı. Gelecekteki kaderlerine bakır ustalarının çekiçleri ve jakarlı dokuma tezgâhlarındaki mekik sesleri vuruluyordu sanki. Arapgirli Ermeniler kaderlerinin müziğini emekleriyle seslendiriyordu. İlçeyi Arapgir yapan, adını uzak yerlerde duyuran bu güzel kumaşlardı. Arapgir, Ermeni nüfusun en fazla yaşadığı merkezlerden biriydi. Köylerde yaşayanlarla birlikte yaklaşık 9500 Ermeni burada hayatını sürdürüyordu. Küçük Eliza'nın Doğuşu Kirkor Bey ve Agavni Hanım, kışın bitmesine yakın, yoğun karın Arapgir'in sokaklarında henüz kalkmadığı 1914 yılının Mart ayının 26'sında bir kız çocuğu sahibi oldular. Bu mahyüzlü güzel kızın ağlaması bile melodiliydi. Küçük kızın adı Eliza'ydı. Arapgir'in Mamuret-ül Aziz'e, yani Elazığ'a bağlı olduğu yıllardı bunlar. Kirkor Bey, sonuçları Osmanlı İmparatorluğu'nu fiilen sona erdirecek olan I. Dünya Savaşı'nın başlamasına günler kala silâh altına alındı. Hangi cephede savaştığı hiçbir zaman öğrenilemedi. Yersiz yurtsuz İttihat ve Terakki emelleri sonucu kırılan vatandaşlarımızdan bir asker olarak, bir daha yuvasına geri dönemedi. Kocasının geri dönememesi üzerine Agavni Hanım, üçü kız biri erkek olmak üzere dört çocukla kaldı. Arapgirli bir Müslüman'dan gelen teklifi kabul ederek Arapgirli bir Türk ile evlendi. Ancak bu evlilik uzun sürmedi; adam erken yaşta öldü. Eğitim Yılları ve İlk Adımlar Yaşı geldiğinde Eliza önce Arapgir'deki ilkokula başladı. Daha sonra Elazığ'da ilkokula, ardından ortaokula burada devam etti. Ortaokulunu ise Kayseri'de tamamladı. Okuldaki öğretmenleri onu çok seviyordu. Çok çalışkan bir öğrenciydi ve sınıfları hızla geçiyordu. Sesinin güzelliğini başta öğretmeni olmak üzere arkadaşları ve ailesi biliyordu. Ondan türküler söylemesi sık sık isteniyordu. Ezberinin çok iyi olması sayesinde radyoda ya da bir düğünde duyduğunu çabuk aklına yazıp, melodisini kaybetmeden söylüyordu. Yıllar sonra sorulduğunda, "Bizim oralarda çocuklar konuşmaya türkü söyleyerek başlarlar" diyecekti. Kayseri'de de aile rahat edememişti. Geçinebilmeleri için çocukların çalışması gerekiyordu. Diğer yandan Anadolu'nun tüm küçük şehirlerinde olduğu gibi, azınlık sayılan başta Ermeni ve Rum yurttaşlara farklı bakılıyordu. Eliza ortaokulu bitirince aile, daha rahat ve kendilerini "özgür" hissedecekleri İstanbul'a taşındı. İstanbul Yılları ve Sanat Tutkusu Tarihler 1927'yi gösteriyordu. Divanyolu'ndaki biçki-dikiş kursuna giderek burada dikiş öğrendikten sonra, daktilo kursuna gidip başarıyla bitirdikten sonra kısa zamanda iş buldu. Uzun süre şapka dikti ve bu işte de çok başarılıydı. Ancak onun yüreğinde sönmeyen bir "sanat aşkı" vardı. 1927-1933 arası aynı iş yerinde, yani bir avukatlık bürosunda çalıştı. Gülmeyi seven, gülünce yüzünde binbir şekil çiçekler açan Eliza 20 yaşına geldiğinde çok alımlı bir kız olmuştu. Çalıştığı yer dönemin gazetelerinin bulunduğu bir yer olduğu için, sanatla ilgili haberleri de duyuyor, okuyordu. Başında Muhsin Ertuğrul'un bulunduğu İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun ilanı üzerine başvuruda bulundu. İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda tiyatro dışında operetler de sahnelenmeye başlanmıştı. Muhsin Ertuğrul'un kadroya katmak için aldığı birkaç kişiden biri de Eliza'ydı. Bedia Muvahhit'lerle, Vasfi Rıza'larla, Muammer Karaca'larla, Feriha Tevfik'lerle, Hazım Körmükçü'lerle oynanan 'Lüküs Hayat', 'Üç Saat' ve 'Deli Dolu' operetleri büyük ilgi görüyordu. Eliza da bu operetlerde hep dans etti. Zehra Bilir'in Doğuşu 1935 yılında tanıştığı Mühendis Selahattin Bilir ile evlendi. Tiyatrodan ayrıldı ve Müslümanlığı seçti. Zehra-Sibel ismini aldı. Selahattin Bilir Bey, Anadolu'yu demir ağlarla örmeye çalışan inşaat şirketinde taşeronluk yaptığı için Anadolu'yu geziyordu. Karısı Zehra'yı da beraberinde götürüyordu. Bu zorunlu geziler en fazla Zehra'ya yaramış, içindeki sönmeyen sanat aşkı alev almıştı. Gittiği her kasabada, her köyde duyduğu türküleri seslendiriyor, notlar alıyordu. Aile oturmalarında, toplantılarda türküler söylüyordu. 1937 yılında yine bir aile toplantısında onun sesini duyan Dersimli Bedri Bey, "Bu sesi değerlendirmek gerekir" diyerek ilk uyarıyı yapmış oldu. İstanbul'a döndüklerinde elinde yüzlerce türkü vardı. Profesyonel Müzik Hayatına Adım Zehra'nın gönlünde Türk Sanat Müziği söylemek vardı. Bunun için dersler almaya karar verdi. Artaki Candan Bey bir yandan hocalık yaparken, diğer yandan dönemin en ünlü plak şirketinin müdürlerinden biriydi. Zehra'ya bir şarkı okumasını istediğinde, Zehra'nın sesini güzel bulmasına rağmen okuyuşunu beğenmeyince Zehra çok üzüldü. Aynı anda orada bulunan kocası Selahattin Bey'in önerisiyle bir de türkü okuması teklifinin sonucu Zehra için yeni bir başlangıç olmuş, Artaki Candan Bey türkü okuyuşunu çok beğenmişti. Bir yandan dersler devam ederken Zehra 26 yaşına gelmiş, gelen teklifle "Öyledir Yar Öyledir" adlı türküyü plağa okumuştu. Ancak bu ilk deneme pek başarılı geçmemişti. Yine Artaki Candan Bey ile çalışmaya devam edip, nota ve solfej öğrendi. O dönem İstanbul sahnelerinde o kadar çok Türk Sanat Müziği söyleyen kadın solist vardı ki, Zehra'nın aralarından sivrilmesi çok zor görünüyordu. Ancak Türk Halk Türkülerini sahnelerde okuyan henüz yoktu. Zehra için bir hedef kalmıştı: sahneye çıkmak. Büyük Çıkış 1941 yılında Zehra, aldığı derslerin boşa gitmediğini gösterdiği ikinci plağına "Al Almayı Daldan Al" adlı türküyü okumuş ve çok beğenilmişti. 1943'te eşinden ayrıldı. II. İnönü Zaferi'nin 22. yıl dönümünde Eminönü Halkevi'nde, Üstad Kemal Sadi Işılay'ın Taksim Belediye Gazinosu'ndaki gecesinde ve daha sonra Darülbedayi Şehir Tiyatrosu'nda düzenlenen Üstad Lemi Atlı'nın jübilesindeki gösterilere katılarak emsali görülmemiş alkışlara boğulan Zehra, artık sahneye çıkmaya hazır olduğuna kanaati tamdı. Aynı sahnede onu dinleyenler arasında İstanbul Radyosu Müdürü Kemal Altınkaya da vardı. Sahnedeki bu kadının sesini ve türkü söyleme şeklini çok beğenmişti. Onu o dönem Büyük Postane'nin üst katında bulunan İstanbul Radyosu'na alarak ilk provalara başladı. Provalar çok başarılı geçmişti. Tarihi Gece: 2 Haziran 1944 Profesyonel anlamda çıktığı ilk sahne Küçük Çiftlik Parkı'nda klasik sazlar eşliğinde gerçekleşti. Tarihler 2 Haziran 1944'ü gösteriyordu. Türk sahnelerinde artık "türkü" okuyan bir assolist vardı. O, okuduğu türkünün yöresinin ağzıyla söylüyordu. Bu ilk defa oluyordu. Gazetelere göre o gece kadroda kimler yoktu ki... Bestekâr Selahaddin Pınar, keman üstadı Necati Tokyay, kemençeci Aleko Bacanos, piyanist Valantin Taskin ve daha nicesi... Gecenin assolisti ise ses kraliçesi namıyla maruf Hamiyet Yüceses'ti. Gecenin sonuna doğru sahneye çıkan kadın sanatçının hali çok ilginçti. Uzun boylu, endamlı ve yüzü daima gülen bir kadın sanatçı, sahneye bol kesimli Anadolu işi bir şalvarla çıktı. Elinde de parmakları arasına sıkıştırılmış kırmızı renkli bir mendil vardı. Müziğin ritmine göre folklorik bir edayla sağa sola sallıyor... Türk sanat müziği sazları eşliğinde gür ve şiveli okuyuşuyla bir Gaziantep türküsü tutturmuştu: "Kime kin ettin de giydin alları, Yakın iken ırak ettin yolları..." Seyirciler ilk kez dinledikleri bu sese ve yoruma önce şaşkınlıkla yaklaşıyor ama ikinci, üçüncü türküde artık kabul ediyor, hakkını veriyorlardı. Sahnelerde türkü ilk kez söyleniyordu. Türkü Ana'nın Doğuşu Bu özelliği ile Halk Türkülerimizi toplu olarak sahnelere getirip dinleyicilere sunan ilk Halk Türküleri sanatçısı oluyordu. Ünü çabucak tüm ülkeye yayıldı. Bir kadının halk türkülerini yöre ağzını bozmadan sahnelerde seslendirmesi, plaklara okumasıyla artık tüm ülkede tanınan bir assolist olmuştu. Cihat Baban ona "Türkülerimizin Anası", Hikmet Feridun Es ise "Türkü Ana" adını veriyordu. Sahnelere bir coşku gelmişti. Giydiği şalvarlar, sırmalı terlikler, onunla özdeşleşmiş olan ipek mendil mizansen olarak kullandıkları, onunla anılır olmuştu. Bir yandan sahnede türküsünü okurken, onu dinlemeye gelenleri türküye ortak ediyor, onlara alkış tutmayı öğretiyordu. Bu sanatçı ve dinleyici arasındaki bağları güçlendiriyordu. Son Dönem ve Mirası 1951 yılında ikinci evliliğini Paris'te eğitimi almış madenci Necmi Ergener ile yaparak sahnelerden çekildi. Sanat hayatı boyunca 43 plak doldurdu. "Sahibinin Sesi Plak Şirketi" ile 1939'dan 1955 yılına kadar 31 adet 78 devirli plak doldurmuştu. Zehra Ana'nın Halk Müziği repertuvarına kazandırmış olduğu türkülerin bazıları şöyleydi: Helvacı Helva, Sen Bu Yaylayı Yaylayamazsın, Habudiyar, Kalenin Bayır Düzü, Al Almayı Daldan Al, Karanfil Ocak Ocak, Delilo, Konyalım, Diyarbakır Şad Akar, Yekte Anam Yekte, İki Gemi Yan Yana, Kaçma Güzel Kaçma Ben Adam Yemem, Tiridine Tiridine Bandım, Baba Ben Dervişmiyem, Makaram Sarı Bağlar, Asmalar Kol Uzatmış Dallara... 1990'lı yılların başında kısa süreli de olsa İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda Halk Türküleri bölümünde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Sanatçı kimliğinin yanı sıra, çok iyi yemek yapan, çok iyi dikiş, özellikle kendi kostümlerini mendillerini diken, titiz bir Cumhuriyet kadınıydı. Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından, Bakan Hilmi İşgüzar'ın "Halk türkülerinde çığır açan ve devrinin unutulmaz bir sanatçısı" olarak şükran plaketi ve takdir belgesi armağan edildi. 20 Mart 1983'te dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in Halk Sanatçılarına verdiği yemekte, sağ yanındaki ilk koltuğa Zehra Bilir'i oturtmuş, "Ben sizi Tepebaşı Gazinosu'ndan tanırım. Türkülerimizi bizlere siz sevdirdiniz" diyerek Türkü Ana'yı onurlandırmıştı. Malatyalıların övünerek "Zehra Ana" diye andığı bu değerli sanatçı, doğduğu ilçe Arapgir'de doğduğu evin sokağına ismi verilerek yaşatılmaktadır. Defalarca değişik kanseri atlatan Türkü Ana, 28 Haziran 2007 yılında 94 yaşında aramızdan ayrılmıştır. Hatırası önünde saygıyla...

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:24

SULTANSUYU Gibi…

Cennete yer bakmak, yer aramak gibi bir zorunluluğum olsaydı, işte burayı, bu 30 bin dönümlük araziyi, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde 1865 yılında "Sultansuyu Çiftlikât-ı Hümâyûnu" adıyla, dünya yaratıldığından bu yana sessiz sessiz akan Sultan Suyu Çayı'nın içinden geçerek hayat verdiği, Malatya ili, Akçadağ İlçesi'ndeki Sultan Suyu Harası topraklarını seçerdim. Osmanlı buna benzer konularda, özellikle çok özenli davranıp doğru kararlar almıştır. Hayatın olmazsa olmazı su zaten var; o yılların imkânları göz önüne alınırsa, arazi yapısı bir yerden bir yere ulaşıma uygun; iklim ve toprak yapısı keza öyle. Sopayı dikseniz ağaç olur; öylesine bereketli. Adı çiftlik ama öyle böyle değil! Dile kolay, 30 bin dönüm arazi. Dünyanın birçok ülkesinde bu kadar geniş araziye kurulmuş kasabalar var. Eski çağlarda en büyük şehirler için bile çok büyük, göz alabildiğince uzanan topraklar. Sultansuyu Harası denilince, at için ayrı bir başlık atmak gerekli. Sultansuyu Harası kurulurken, Türk ordusunun binek at, keçe, yapağı, buğday gibi ürün ihtiyaçlarını karşılamak hedeflenmişti. Bugünün insanına at sadece yarış koşan ve varlıklı insanların çiftliğinde bulundurduğu bir hayvan gibi gözükebilir. Ancak unutmamak gerekir ki, binlerce yıl at, gücü, dayanıklılığı, hızıyla insanı ve onun yükünü en uzak mesafelere taşıyan hayvanların başında geldi. Bu zarif canlı ordular için savaş meydanlarının tankı, yükleri taşıyan kamyon, tren vagonuydu. İnsanoğlu, at sayesinde oradan oraya dolanıp durdu; onun yoldaşı oldu. Osmanlı'nın son zamanlarında kurulan Sultansuyu Harası yıllar ilerledikçe fayda getiren bir yer olmaktan, kazanç getiren bir yer olmaktan uzaklaşmış, çareler aranmış. 20. yüzyılın başlarında kısa süreliğine de olsa halka açılarak, verimliliğin artırılmasının yolları aranmıştır. Zamanla topçu alayı, kışla gibi askeri birlikler kurulmuş. Genç Cumhuriyet 1928 yılında bu birlikleri kaldırıp "Doğu ve Orta Anadolu vilayetlerinin, at ıslahı ve aynı zamanda çöl karakterine sahip safkan Arap atı yetiştirerek, bu suretle memleket atlarının kan değişikliğini sağlamak, aynı zamanda ordunun ihtiyacı olan hafif süvari bineği atı yetiştirmek amacıyla" bu geniş arazide Sultansuyu Harası'nın kurulmasına karar vermiş. Başlarda Sultansuyu'nda koyunculuk vardı. 12 bin baş koyunun, 25 bin tavuğun olduğu, süt sığırcılığı, damızlık işletmesinin ve elbette Arap atçılığı hizmetinin verildiği bir yerdi. Son yıllarda koyunculuk ve tavukçuluğun kaldırılması, atçılığa ağırlık verilmesi Arap atçılığında Sultansuyu'nu iyi bir noktaya getirdi. Sultansuyu Harası'nın sadece Akçadağ yöresine değil Malatya'ya çok önemli bir katkısı daha olmuştur. 1960'lı yılların sonunda afyon ekimi yasaklanınca Malatya çiftçisi kayısıya yöneldi. Kayısı, bugün sanıldığı gibi, çok fazla dikilmiyordu. Elbette ağaçlar vardı ama ekonomide çok önemli yer teşkil etmezdi. Kayısıcılık yörede ilk Sultansuyu'nda başladı; çiftçiye öğretildi. Bunun yanı sıra arpa, buğday, damızlık hayvan alanında yöre çiftçisi desteklendi. Sultansuyu, tarımsal üretime, hayvancılığa öncülük etti. Hara içerisinde çalışanlar için 1980 yılına kadar sobayla ısıtılan lojmanlar bulunmaktadır. Bu lojmanlarda yaşayan, işletmenin çalışanları, hafta sonlarında topluca sinemaya, tiyatroya, pikniğe gitmek gibi toplu eylemlerde bulunurken, komşuluk değerlerini en üst düzeyde yaşamışlardır. Sultansuyu ilk kuruluşunda Osmanlı ordusuna yün, yapağı, tahıl ve at ihtiyacı için kurulmuştu. Cumhuriyetin ilanı ve sonrası 1928'den itibaren aynı işlevi üstlendi. Ayrıca bölge çiftçisinin damızlık hayvan ve sertifikalı tohum ihtiyacını karşılama amaçlı faaliyette bulundu. Sultansuyu'nun simgesi atlar yarış atı. Yılda iki kez koşu tayı olarak açık arttırmayla satışları yapılır. Sultansuyu'nun elit tayları Bursa Karacabey ve İstanbul Veliefendi'de satışa sunulup işletmeye ciddi gelir sağlıyorlar. Malatya'da sağlıklı yaşam merkezi denilince Sultansuyu ilk sırayı alır. Doğası ve yaşam alanları günümüzden çok özlem duyduğumuz yerlerdir. Yeşili, suları ve doğasıyla ömrümüze ömür katan, günümüze anlam katan huzurdur, mutluluktur, sağlıktır. Geniş bir araziye yayılan Sultansuyu birçok vahşi hayvanı da barındırıyor. Tilki, tavşan, kurt, bu tür yaban hayvanları vardı. Koyunculuk ve tavukçuluk işletmesinin olduğu yıllar kurdun ve tilkinin de bol göründüğü yıllardı. Eskiden hiç domuz görülmezdi. Son yıllarda Malatya'nın birçok yerinde olduğu gibi Sultansuyu'nda da bir domuz varlığı ortaya çıktı. TİGEM'e bağlı Sultansuyu Harası'nda yaşayanların bir çoğu her yıl en az bir küçükbaş hayvan alarak, çocuklarına ev dışında yaşayan hayvanları tanımalarını, sevmelerini öğrettikleri gibi, kasım ayı geldiğinde de bir sonraki yaz aylarına kadar tüketecekleri kavurmalarını da hazırlamış olurlar. Kiminin ise karakovan arıları vardır. Malatya merkezine 27 km yakınlıkta olsa bile, içine girdiğiniz andan itibaren sizi başka bir dünya karşılar. Başta yarışlarda büyük başarılar gösteren Arap Taylarının uzun uzun koşabilecekleri göz alabildiğince geniş alanlar da kendinizi kentin gürültüsünden, ışığa hasret kaldığınız yüksek beton yapılarından uzaklaşarak nefes aldığınızı yeniden keşfedeceğiniz, cennetten bir yerde bulacaksınız. 27 bin dekar arazide bitki ve meyve tarımı yapılırken, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e özgürlüğü, harada yetişen asil atlar gibi tüm ruhunuzda hissedersiniz. Haranın merkezi, Aziziye ve Hamidiye Kışlalarının olduğu yerdir. Hamidiye Kışlası Cumhuriyet döneminde Aygır deposu olarak da anılmıştır. İlki 2020 depremi olmak üzere, ard arda gelen depremlerin etkilediği yapılar arasında, Sultansuyu Harası'nda bulunan yapılar da etkilenmiştir. Görevliler bu eski yapıları, güçlendirmek yoluna gitmeyip, yıkmayı uygun görmüş olmaları benim gibi geldiği toprakları seven ve yaşadığı topraklar ile köprü olmaya çalışan birini de hayli üzmüştür. Sultansuyu Harası'nın Malatya'ya kazandırdıkları bir yana, kurulduğu yeri ve çevresine kattığı estetik güzellik bitmeden sonraki nesillere ulaşmasını temenni ediyorum. Son 50 yıllık betonlaşma hayranlığımıza feda edilmeden, yeşiline yeşil katan, suyunun azalmadığı, içinde koşan atlar gibi özgür günler dileğiyle. Mayıs 2025 Moers

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:22

Sözümüzün Esiriyiz

Merhaba, Bu yazıyı yazmak için düşünürken, dikkatimi çeken bir İzmir haberi ile, konuya oradan başlamaya karar verdim. Bildiğiniz üzere İzmir'de 31 Mart seçim sonuçları sonunda 23 ilçeyi Cumhuriyet Halk Partili Belediye Başkanları yönetmekte. Bunlardan biri olan Çeşme ilçesini de, Mustafa Denizli'nin kızı, Lal Denizli yönetiyor. Lal Denizli 1991 doğumlu genç bir belediye başkanı ve kadın politikacı. Siyaset Bilimi bölümü mezunu olduktan sonra, Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans yapmış, genç, donanımlı, Çeşme'nin ilk kadın belediye başkanı. Bu bilgiler, merak eden herkesin internetten bulabileceği bilgiler. Benim dikkatimi çeken ise, yukarıdaki bilgilerden öte, Türk Eğitim Vakfı'nın İzmir Şubesi yararına, Çeşme Belediyesi'nin de katkıları ile ünlü Yunan şarkıcı Despina Vandi'nin de katılacağı konserin duyurulmasıydı. Kadın şarkıcının kendi sosyal medyasında da bu konseri duyurmuştu. Gün gelmiş, eğitim yararına düzenlenen bu konserin tüm biletleri satılmış ve Çeşme Açık Hava Tiyatrosu eğitime katkıda bulunmak ve Vandi'nin konseri için gelen seyirciyle dolmuştu. Ama yanlış giden birşeyler vardı. Vandi'nin sahneye çıkma saati gelmesine rağmen Yunan şarkıcı sahneye çıkmamıştı. Bir süre daha bekleyen seyirciyi bilgilendirmek için TEV İzmir Şube Başkanı Gülnur Sonbayraktar sahneye çıkarak, misafir sanatçının sahneye çıkmayacağını ve istendiği takdirde bilet bedellerinin geri ödenebileceğini söyledi. Olayın asıl sebebi kısa bir beklemeden sonra ortaya çıkmıştı. Despina Vandi, sahnenin arka bölümünde bulunan büyükçe bir Türk Bayrağı ve Atatürk Posteri'nin indirilmesi şartı ile, sahneye çıkabileceğini bildirmiş, eğitim yararına düzenlenen bu konser için ellerinden geleni yapan Çeşme Belediye Başkanı Lal Denizli'yi çileden çıkarmıştı. O da izleyicilere açıklama gereği duyarak sahneye çıkıp "Biz her zaman kardeşliğin ve ebedi dostluğun kazanacağına inanan insanlarız, biz bu toprakları kazanmak için çok şehit vermiş bir ülkeyiz, Türk bayrağını ve Atatürk Posteri'ni indirmeye kimsenin gücü yetmez" diyerek, hem açık hava tiyatrosunda bekleyen seyircinin takdirini kazanmış, hem de sanatın, müziğin halkları yaklaştıran en kolay yol olduğunu unutanlara hatırlatarak, iyi bir ders vermiştir. Kafatasçı milliyetçiliğe karşı biri olmama rağmen, kutsal saydığımız değerlere saygısı olmayanlara, yerinde zamanında üslubunca ders vermekten yanayım. Bu davranışından dolayı genç belediye başkanı sayın Lal Denizli'yi kutluyorum. Ne yalakalık yapıp, olması gerekenden farklı bir tutum göstermiş, ne de Yunan Halkı'nı kıracak bir atıfta bulunmuştur. Verilen cevap naif ama etkilidir. Yani ne Kardeşim Esad, ne de eli kanlı Esed olmuştur. Ne de Ege'nin karşısındaki halka kırıcı bir gönderme yapılmıştır. ABD ve onun pislik üreten kurumu CIA'nın yıllardır inşa etmeye çalıştığı, yeşil kuşak projesinin uygulamaya konulduğu ülkelerinden biriydi Türkiye. Bu projenin ülkemizdeki istasyon şefi CIA'nın Ortadoğu masasına bakan kişi Graham Fuller'dir. 2011 Martı'nda, Katil ABD, BOP'un Suriye ayağını uygulamaya koydu, bilindiği gibi. O güne dek "Kardeşim Beşşar Esad", hatta "Biz Beşşar Esad'la kardeşten daha yakınız.", Tayyip Erdoğan ABD'den aldığı bir emir üzerine anında 360 derece dönmüştür. Birden ağız, üslup, söylem ve tavır değiştirerek bir anda Suriye meşru hükümetinin ve Beşşar Esad'ın en önde gelen, en azgın düşmanı oluverdi. Böylece de, "Kardeşim Esad"ın yerini bir anda "Zalim Esed" terimi aldı. Oysa ne kardeşim Esad olaydı ne de Zalim Esed. En uzun sınır komşumuz olan, uzun yıllarda donuk bir ilişki yürüttüğümüz Suriye Hükümeti ve yöneticileri ile, sadece iyi komşuluk ilişkilerini sürdürmeliydik. Obama'nın emriyle, arkamızı komşumuza döndükten sonra ne oldu sınırlarımızda? Ortaçağcı-Cihatçı katiller güruhunun içtima, eğitim ve donatım karargâhlarına, kamplarına dönüştürdü. Onlarca eğitim kampı oluşturuldu. Hep devletin hazinesinden akıtılan paralarla... Silahların büyük kısmını Suudi Krallığı, Katar Emirliği gibi gerici, Amerikan uşağı Arap devletleri karşıladı. Bir kısmını da Türkiye ve ABD... Bunlar olurken, bizim yazan-çizenimiz ne yaptı? ABD'nin her türlü yardımı yaptığı bir takım yazan-çizen ve adına medya denilen güruh, "Esed halkına zülüm ediyor" yaygarası ile birtakım görüntüler servis etmişti. Sonuç misafir dediğimiz, sonra varlıklarından rahatsızlık duyduğumuz milyonlarca Suriyeli... 90'lı yıllarda İstanbul Süleymaniye'de bir dostum ile sohbetimde "Ben sol, sosyalist görüşlü biri olarak Tayyip Erdoğan'ın ilerde başbakan olacağını," inanarak söylemiştim. Halkı kucaklayacağını, ABD ve AB'nin emperyalist haydutlarına karşı duracak biri olarak anlatmıştım. Yanıldım. Yanıldık. 2011'de adı "Arap Baharı" denilen kandırmacaya kadar, AKP'nin birçok politikasına bile olumlu bakan biriyken... 10 milyondan fazla Suriyeli... Demografisi değişen şehirlerimiz, halkının %46'sının Asgari Ücret ile çalışan, emeklisinin 10 bin TL'ye yaşamasının reva görüldüğü bir ülkeye dönmedik mi? 1516'da Osmanlı'nın Şam Eyaleti olan, 1. Dünya Savaşı sonrasında uzun süre Fransızların, sonra bize karşı İngilizler'in etkisi ile özellikle Hatay konusunda tatsız dönemler yaşadığımız Suriye ile, 1967-1973 arasında yaşanan Arap-İsrail savaşlarında Türkiye'nin Arapların yanında yer alması ile ilişkilerimiz normale dönmüştür. Bu en uzun sınır komşumuz ile ilişkilerimiz, hep inişli çıkışlı bir seyir izlerken 1998 yılındaki Adana Mutabakatı ile düzelmiş, taa ki 2011'de Suriye iç savaşı ile tekrar gerginliğe bürünmüştür. Sonuç olarak ne Kardeşim Esad, ne de Eli Kanlı Esed! Biz normal komşuluk ilişkilerimizdeki yararları gözeterek, Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" ilkesine bağlı kalarak ilişkilerimizi düzeltmeliyiz. Bu yüzden Çeşme'nin genç belediye başkanının değerlerimizi üstün tutarken üstüruplu tepkisini nazik ama etkili buldum. Sonuçta Yunan Halkı kırılmadan davetli sanatçı da gereken cevabı almıştır. 13 kayıp yıldan sonra, ülkemin geleceğinin nasıl olacağını, bu hamaset nutukları atanlara bırakarak, Almanya'dan saygı ve sevgilerimi gönderiyorum. Yıkılmış şehrime özlemlerimle...

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:21

SÖYLEDİĞİNİ YAPTI BİR AKŞAMÜSTÜ GİTTİ

Son zamanların dillere pelesenk bir cümlesi var: "Adam gibi adam, ya da adamın dibi." Şu ana kadar bilerek ve isteyerek kullanmadığım, ama her yerde özellikle de sosyal medyada beğenilen, övülmek istenen insanlar için çok sık kullanılan bir cümleyi, ilk defa hak eden, adı gibi edepli biri için kullanacağım. Güle güle Edip Ağabeyim. Direnerek yaşadın. Gülerek yaşadın. Eğilmedin, yalakalık gibi ülkemde adına "sanatçı" denen birçok kişinin yapmakta bir beis görmediği duruşsuzluğa sen tenezzül etmedin. Bunun için bunların yanında sana "sanatçı" dersem ayıp ederim. Ne 12 Eylül Faşist Darbesinde, ne hakkın, adaletin gasp edildiği son 22 yılda, seni, eğilirken, bükülürken, el, etek öperken görmedim. FETÖ'nün onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın 25. sanat yılını tamamlamış sanatçılara verdiği "Onur Ödülü"nü reddeden 11 onurlu sanatçıdan biriydin. Çünkü senin ruhun Cumhuriyet ile mayalanmıştı. Sen çok iyi bir devrimciydin. Türk Müziğinin usta yorumcusu gibi klasik, bence basit sözler ile seni yazamam. 1979 yılında İstanbul Küçükköy'de Vefa Poyraz Lisesi Orta kısmındayım. Okulun öğrencilerinin çoğunluğu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan gelmiş, Gazi Mahallesi'nin de yakın oluşu sebebiyle, bu mahallede yaşayan birçok öğrencinin bu okulda okuduğu yıllar. Okulun öğrencilerinin %90'ının sol görüşlü olduğunu söylediği bir okul. İçlerinde şimdinin MHP milletvekili olan, eski Yugoslavya göçmenlerinden Saffet Sancaklı gibi azınlıkta olanlar da var. Ama onlar sessiz, sinsi ve korkak. Okulda yaşımızın çok ilerisinde siyasi bilgiler ediniyoruz. Marşlar öğreniyor, sol görüşlü dediğimiz şarkıcı türkücülerin eserlerini boş derslerde söylüyoruz. Okula sık giren gazetelerden biri de Cumhuriyet. İlk defa Edip Akbayram ile alakalı bir haberi ve onun resmini görüyorum. Saçları benimki gibi kıvırcık. Buna mutlu oluyorum. Ünlü bir sanatçının saçları kıvırcıktı. Ama resimdeki adam saçlarını ortadan ayırmıştı. O günden sonra, annemin uyarılarına, arada "o ne öyle kızlar gibi saçını ortadan ayırıyorsun" demesine rağmen, uzun süre saçlarımı ortadan ayırıp briyantin sürüyor ve sonra da pazarda babama yardıma gidiyordum. İşte o zaman yüreğime girmişti Edip ağabey. Ve dilimden "Aldırma Gönül" düşmüyordu. Bu babamın dinlediği Âşık Mahsuni'ye benzemiyordu. Edip Ağabey'in türkülerinde daha çok batı müziği aletleri kullanılıyordu. Bu da gençliğimin ilk yıllarında çok hoşuma gidiyordu. Sonra Maraşlı sınıf arkadaşım Abidin'den "Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz"ı dinliyor ve ezberliyordum. Elimde Fakir Baykurt'un Kara Ahmet Destanı, dilimde Edip Ağabey'in türküleri. Kronos: Antik Yunan Mitolojisinde Zamanın ve Kaderin Korkutucu Tanrısı Kendi geleceğinden, hükümdarlığının sonlanacağı korkusu, kaderinden kaçmak için kendi çocuklarını yedi. Ülkemizde de, yurtsever, demokrat, devrimci, çağdaş çocuklarını, ya astı, ya cezaevlerinde unuttu, ya da yasakladı. Edip Akbayram da ülkesini çok seven, bu toprakların mayasına, yaptığı sanat ile katkıda bulunan biriydi. Adı gibiydi, edepli, namuslu, cesur, eğilmeyen, terbiyeli ve adı gibi güzel söz söyleyen, güzel türkü söyleyen biriydi. Ülke dalgalarla sürekli oradan oraya savrulan eski bir gemi gibiydi. Kimi zaman su alıyor, bazen, yanlış limanlara uğruyor, ya da karaya oturuyor, kumlara gömülüyordu. Bir yaşına kadar kalabalık bir ailede normal bir çocukluk geçiren Edip Akbayram, 1 yaşında yurtta çok çocuğun hayatını etkileyen bir hastalık olan çocuk felci ile yürüme engelli bir ömre merhaba diyecekti. Çocuk olmayı yaşayamayacak, çocukluğa uzaktan bakacaktı. Ama o yılmayacaktı. Devrimci yıllar mıydı? Çünkü devrimci olmak için iki bacağa gerek yoktu. Kocaman bir yüreğinin olması yetiyordu. Ve bu büyük yürek onda vardı. Müzik ile tutundu hayata. Müziği ile haykırdı. Kitlelerin sloganı haline gelecek türküleri, davet edildiği öğrenci gecelerinde, sendika dayanışma gecelerinde hep o olacaktı. Liseyi bitirdikten sonra bir gazetenin açtığı yarışma için Antep'ten bindiği trenden, Haydarpaşa Garı'nda sekerek bir genç iniyordu. "Kükredi Çimenler" adlı Âşık Veysel'in sözleriyle birinci oluyordu. Artık ülkede türküler bir başka söyleniyordu. Ülkenin sokaklarında, kin, intikam ve cinnet zamanları yaşanıyordu. Meydanlarda, sendika toplantılarında, öğrenci etkinliklerinde Anadolu ozanlarının, Nazım'ın şiirlerinden şarkılar söyleyen Edip Akbayram 1976 yılında Samsun Fuarında sahneden inmiş, kalacağı otele giderken karanlıkta beliren 4 kişi ölesiye vurmaya başlayacaktı. Kendini savunamamış ve bayılmıştı. Dövenler kim miydi? POL-BİR'e üye olan polislerdi. "Vurun solcuya" diyerek acımasızca dövmüşlerdi. Ama Edip Akbayram susmuş, sinmiş miydi? Elbette hayır. O özgürlük ve devrim türküleri söylemeye devam edecekti. 12 Eylül Faşist Askeri Darbesinden en fazla etkilenen sanatçılardan biriydi. Darbenin yarattığı otoriter ortamın hedeflerinden biri haline gelmişti. "Devletin güvenliğini tehlikeye atmak" ve "yıkıcı ideolojileri yaymak" gibi anlamsız gerekçelerle "tehlikeliler" listesindeydi. Ve Sağmalcılar Cezaevi'nde 5 ay kadar tutuklu kaldı. Müzikten uzak kalsa da sanatçı kişiliği daha olgunlaşıyordu. Eserlerinde daha çok adalet, özgürlük ve direniş daha belirgin hale gelmişti. TRT yıllarca sansür uyguladı. Bu ve benzeri cezalandırmalar halk tarafından ters tepiyordu. Kasetleri milyonlar satıyordu. Bazı illerde konser veremiyordu. Faşist cunta rejimi gitmiş olsa da, artıkları iktidardaydı. 1985 yılında doğan kızı Türkü'ye süt alamayacak kadar zorluklar yaşıyordu. Ama eğilmiyordu. Solcu'ydu tek suçu. Gazinolar iş vermez, kasetleri basılmaz, eşinin bileziklerini, alyansını satacak kadar zor günler yaşar. "Arabesk müzik yap, kasetlerini basalım, TV kanallarına çıkaralım" derler. Ama o, asla değiştirmez onurlu duruşunu. Ve şöyle der: "Hayatlarımızın kötü bir ressamın beceriksiz fırça darbelerine teslim edildiği gündür 12 Eylül." Gelişimini hala tamamlayamamış demokrasimizde kara bir lekedir 12 Eylül! Ama dönüp bir bakalım; kaç darbecinin, kaç MGK üyesinin ismi hatırımızda? Ama Edip Ağabey gibi bir "gür sesin" onurlu duruşu yüreğimizde, şarkıları ise dilimizdedir. O ezilenlerin melodik sesi, direnen, gülen, adı gibi edepli yaşayıp, söylediği gibi "Bir akşamüstü ölürüm" diyerek ölen biri... Hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Mehmet YILDIZ 05/03/2025

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:20

Pes Doğrusu

İşsizliğin %10 gibi gösterilse de daha fazla olduğu ülkemde, çalışanların yoğunluğunu ise asgari ücretlilerin oluşturduğu ülkemdeki insanlar hadi bakalım televizyonu açın, Survivor başladı. Seyredin. Doya doya Dominik'te "aç aç" diye bağıranları. Son altı ayda 50 bin kadar insanın cezaevine girdiği, son 22 yılda ülkeyi yönetenlerin en fazla yaptıkları ceza ve infaz kurumu sayısı "Maşallah" çok şükür 395 oldu. 2002 yılında, cezaevlerindeki toplam sayı 59.187 iken, 2025 yılında cezaevlerinde yatan hükümlü ve tutuklu sayısının toplamı 393.456'ya yükseldi. Bu rakamın 50 binden fazlası son 6 ayda cezaevlerine girdi. Ama bunu da boş verin Müge Anlı başlıyor. Çayınız yanınızda ekran başında yerinizi alın. Birazdan daha önemli konuları seyredeceksiniz. Dayısının kızını mı kaçıran, karısını 27 kez evden kaçmasına rağmen yine de karısının dönmesini ısrarla isteyen. Ne ararsanız binini bir yerde. Hepsinin en güzel cümlesi mi? "Evliyim 3 çocuğum var. Sorun bakalım internetten tanıştığım bu adama neden kaçtım? Ama alnım açık" Sonra oradan bir bilge edasıyla biri psikolog, diğeri avukat olan iki erkek, olayı özetleyip kendilerince analiz ediyor. Sarının en kötü tonu ile saçlarını boyayan kadın, sert sert konuşup stüdyoda neyin nasıl olması gerektiğini anlatıp, hem savcı, hem hâkimlik yaparken benim aklıma hınzırca; bu kadının yüzündeki boya ile annemin 100 metrekarelik dairesinin duvarlarının boya, badanasının yapılıp yapılamayacağı geliyor. İyi seyirler Türkiyem. Akşam haberlerinde "ayrı yaşadığı kocasından boşanmak isteyen kadın çocuklarının gözleri önünde ayrılma aşamasında olduğu kocası tarafından öldürüldü" diye okuyoruz. Ama bunun ne önemi var ki! Önemli olan bu haftaki yemek programında "büyük ikramiye"yi kimin kazanacağıdır. Eskiden Doğu veya Güneydoğu'da şehit haberi geldiğinde, elimizdeki kaşık düşer, lokmamız, içtiğimiz çay boğazımızda kalırdı. Şimdi, sıradan bir haber, alışılmış bir ölüm haberi gibi dinler geçeriz. Bu kimin umrunda? Biraz sonra bir haftadır beklediği dizinin önce 20 dakikalık özeti, sonra yeni bölümü var. Bir günü geçirdik, ertesi gün ne mi seyredeceğiz? "Kızlar bilin bakalım bu kez nereyi mi yaptırdım anam?" diyen Seda Sayan ablamız ekranda. Bu soru cevapsız kalır mı? İzleyiciler arasında rüküş teyzelerden biri mikrofonu alıp,"Seda Hanım hep arkını gösterdiğine göre poponu kaldırtmışsın. Hayırlı olsun güle güle kullan" diyerek olaya noktayı koyuyor. Kimin aklına geliyor Şehir Hastanesinde 3 aydır almayı umduğu randevu? İnsanımızın genel kültür seviyesinin farklı bir görünümüdür bu programlar. Eğitilmeyen, eğitim görmemiş bir toplumun varacağı noktadır burası. Kültürel yozlaşmanın nerelere geldiğini görmemizi sağlıyor. Sokaktaki insanın ekrana yansıması. Prof. Naci Görür Hoca'nın boğazı yırtılırcasına bağırması da ne ola ki? İstanbul'da ya da ülkenin başka bir yerindeki deprem kimin umrunda? Nasıl olsa yıkıldığımızda insanlara en çabuk ulaşan, en fazla yardım eden, AFAD'ı, çadır satan Kızılay'ı olan ülkeyiz, Naci Hoca boş yere konuşmuyor mu? Bizi yönetenlerin en çok övündüğü sosyal yardımlarına bakıp, biz nasıl bir ülkeyiz ki 16 milyon civarında insan sosyal yardım alıyor, bunu verenler verdikleri için övünüyor, alanlar ise, "Allah devletimize zaval vermesin" diyerek hallerinden memnun oluyor. Yeni bir sabaha uyanırız, canımız sıkıldı, ya da reklam girdi diye kanalı değiştirdik. Karşımızda ülkenin görüp göreceği, en büyük güvenlik uygulamaları uzmanı, siyaset analisti, dinden, sanattan, uluslararası ilişkiden anlayan Hakan Ural. "Bize böyle âlim bir insan verdiğin için" Allah'a şükrederiz. Yaşımız gereği çok yalaka gördük okuduk. Kimine "liboş" denenlerin yanında Hakan Ural "bilgisi olmadan fikri olan" biri olarak ekranlarımızda ülkemizi aydınlatmaya devam ediyor. Şarkıcı babası, bir gecelik ilişkiden peydahladığı oğlu ile ne zaman onur duyacak? Merakla bekliyoruz. Ülkede uyuşturucu kullanma yaşının 10'lu yaşlara kadar indiğini, muz konteynerları ile ton ton uyuşturucunun geldiği ülkemizde, sabah programlarına çıkan insanların birbirlerini en fazla suçladığı konunun "Bu bağımlı" diyerek düne kadar birlikte olduğu insanı suçlaması, kendisini milletvekili danışmanıyım diye tanıtan birinin lüks aracında uyuşturucu kullanmasına olan duyarsızlıkların sebebi ne acaba? Esra Erol'un gündüz kuşağının en başarılı sunucusu olması, programının kalitesinden, küfürlü konuşmaları, çarpık ilişkileri iyi yönetiyor olmasından mıdır acaba? Yoksa kocasına "Allahıma şükür. Bak gördün mü çocuk senden değil" diyebilecek kadar yüzsüz bir kadını, babası yaşındaki komşusu ile olan yasak ilişkisini güzel sunduğu için midir ödül alması? Avrupa'nın en büyük Adliyesi diyerek övünülen, içinde adalet kalmayan adliyeler, gecenin bir yarısında iyi bir kahvaltı bile yapamayan çocukların aç, açık ve kalitesiz eğitimleri, 4 yıllık lisans programı mezunlarının 3 harfli marketlerde asgari ücretle kasiyerlik yaptığı eğitim sistemimiz mi? Kimin umrunda? Eline tuvalet fırçası sapını alanın bir harita, ya da ekonomik verileri anlatması, Narin'in katil ve katillerinin hâlâ bulunamadığı, Anayasa profesörün görmese de dün kara dediğine bu gün ak! diyerek, parti değiştirdiği bir ülkede iyi seyirler ülkem. Daha ne kadar yozlaşacaksın?

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:19

On Yaşında Bir Gezgin

Türkiye'nin gözbebeği neresi diye sorana, hepimizin cevabı aynı olur diye düşünüyorum. İstanbul'un gözbebeği nere diye sorana; benim şahsi düşüncem Sultanahmet olur. Bu kesin bir olgu olmamakla birlikte, bir çoğumuzun ortak düşüncesi diye umuyorum. 1977 yazında, okul tatili ile ilk defa babamın yanına geldiğimde İstanbul'u ve Sultanahmet'i tanıdım. Denizi ilk defa gördüğüm gibi, 6 minareli bir camiyi, muhteşem Ayasofya'yı. Sonra biraz aşağıda Gülhane Parkı ve Osmanlı'nın yönetildiği Topkapı Sarayı. Bu kadar mı? Elbette değil. Boşuna mı dedik İstanbul'un gözbebeği diye. Benim ilk defa İstanbul'a geldiğim yıllarda bu günkü gibi bir kalabalık olmamakla birlikte, bu kadar ulaşım imkânı olmamasına rağmen, trafikte daha rahattı. Babam, Beyazıt ile Vezneciler arasındaki Süleymaniye'de kaldığı için, Sultanahmet Meydanı'na yürüyerek, bir çocukta 15 dakikada gidebilirdi. Tarihi yarımadanın en güzel eserlerini, o çocuk yaşta çoğu zaman yalnız geziyor, kimi zaman tanıtma yazılarından kimi zaman bölgede yerli turist gezdiren rehberlerden, bazen caminin imamı müezzininden bilgiler aldığım da oluyordu. Şimdi 50 yıl geriye gidip, çocuk dimağımda kalanlar ile Sultanahmet'te bir tur atalım. İstanbul'a gelip de bu bölgeyi görmeden giden biri İstanbul'u görmüş sayılamaz. Meydanda sizi birbirine bakan iki muhteşem cami karşılayacaktır. Birisi Türkiye'de 6 minaresi olan tek camisi Sultanahmet, diğeri 6. ve 7. yüzyılları arası Roma İmparatoru I. Justinianus tarafından kilise olarak yaptırılmış, 1453 yılında Fatih'in İstanbul'u almasıyla camiye dönüştürülmüştür. Ayasofya içindeki binlerce eseri sayarak, çok uzun yazılar yazabileceğimiz kadar muhteşem mozaikler, görkemli kapılar, Ağlayan Sütun gibi hakkında değişik hikâyeleri olan, Dilek Sütunu olarak da bilinen bu sütun her dinden insanın ilgisini çekmeye yetmektedir. Ayasofya'da bu bölgede bulunan diğer değerli yapılar gibi, içinden saatlerce çıkılmadan incelenebilecek bir yapıdır. Ayasofya'dan çıkıp, iki cami arasındaki kocaman alan Sultanahmet Meydanı'dır. Meydanın sol yanında Hürrem Sultan Hamamı'nı göreceksiniz. Bu alanda o yıllarda birkaç çay bahçesinden birine oturup iki muhteşem yapının arasında, çay içmenin zevkine varmadan olmazdı. Ya da sırtında metaller ile şerbetçilerden soğuk bir tas şerbet içmek mümkündü. Dinlendiniz ve karşınızda Türkiye'nin (o dönemler sadece Sultanahmet camisi 6 minareliydi) 6 minareli tek camisi sizi bekliyor. Minarelerinin özelliği yanında içindeki muhteşem çinilerin sizi büyülemesi için bir sanat tarihçisi olmanıza gerek yok; biraz estetik sever yanınızın olması kâfidir. Çinilerinin mavi oluşundan yabancılar buraya "Blue Mosque" de dediklerini turist rehberi abladan duyuyorum. Aynı rehber ablayı o yaz Sultanahmet yakınlarında bulunduğum tüm zamanlarda gördüğümden dolayı, artık onunla gezmekten de çekinmiyor, o da beni seve seve gezdiriyordu. Sağ tarafta bulunan Osmanlı'nın "at meydanı" Romalılar'ın Hipodrom olarak kullandıkları alandayım. Mısır'dan getirildiği söylenen Dikilitaş'ı görebilirsiniz. 25-30 metre olan bu sütunun tarihi M.Ö. 1500 yıllara kadar adreslendiriliyor. Yanında yılanlı sütun ve Örme sütunu da görebilirsiniz. At Meydanı'nın sol tarafından en güzel müzelerimizden Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ni ziyaret etmek gereklidir. Sultanahmet Meydanı da Semti de bana akraba. Çünkü burada, camiye 500 metre mesafede annemden dolayı akrabalık bağımız olan, Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü'nden elektrikçi olarak çalışan ve emekliliğine birkaç yılı kalmış Mehmet Dayı yaşıyor. Benim yaşlarımda iki çocuğu olduğu için bazı gezmelerimde evin erkek çocuğu Ferit bana arkadaşlık bazen de rehberlik ediyor. Onların evine gidiyorum Hatice Yenge beni çok güzel ağırlıyor ve hafta sonu kendilerine gelmem hâlinde denize gideceklerini, beni de götürmek istediklerinin müjdesini veriyor. Geldiğimden bu yana gördüğüm denize, bu kez girecektim. Henüz gidecekleri plaj kesin olmasa da, ya Kanarya Plajı, ya da Florya Plajı olacaktı. Çünkü evlerine yakın olan Cankurtaran Tren istasyonu ile bu iki plaja gitmek çok kolaydı. Ne fark ederdi ki, benim için ilk defa denize girecektim. Ama ben Sultanahmet'i gezmeye devam ediyorum. Bu kez girdiğim yapı, hem bu bölgenin hem de ülkenin en ilgi çeken esrarengiz yapılarından biri Yerebatan Sarnıcı'ydı. Benim yaştaki bir çocuğun tek başına gezmesi için, biraz merak biraz da cesaret gerekiyordu. Yine Romalılar'ın yaptırdığı saray halkının su ihtiyacını gidermek amacıyla yapılmış, su saklama sarnıcı idi. İçerde 300'den fazla sütun bulunmaktaydı. En fazla ilgimi kafası yere paralel yatmış "Medusa" sütunu oluşmuştu. Medusa'da da, Leonardo da Vinci'nin "Mona Lisa"sında olduğu gibi sürekli karşıdakinin gözünü takip eden bir kadın var. Kadının bakışları o kadar masum ve etkileyici ki; gidip, onun yarısı suda yan yatmış kafasını kaldırmak geçiyor içimden. Kendimi yokuştan aşağı doğru bırakıp, kıvrılan yolu takip ederek Gülhane Parkı'na ulaşıyorum. Burası Topkapı Sarayı'nın bahçesi iken içindeki envai çeşit çiçekten dolayı bu ismi almış. Parktan girince sizi ulu ağaçlar karşılıyor. Kim bilir bu ağaçlar kimlere, hangi olaylara şahitlik etti. Sarayda kılıç kuşanan padişaha da, saltanatına engel olmasın diye kardeşlerini öldürten padişahlara da. Güneşin yakıcılığı kayboluyor ağaçların sıklığından ve sahilden esen deniz meltemi yüzünüze vuruyor. Aklıma koydum "ben büyüyünce böyle sanatla ilgili bir meslek yapmalıyım" O zamanlar Sanat Tarihi gibi bir bilim dalından habersizim. Parkın içine girdikçe, içerdeki kalabalığı ve hayvanları fark ediyorum. Burası aynı zamanda bir Hayvanat Bahçesi. Şimdi, Hayvanat Bahçesi gibi bir fikre karşı gelmeme rağmen, ismini duyduğum birçok hayvanı ilk defa gördüğüm yer burası oldu. İçerde macun, simit, kâğıt helva satıcıları var. Buraya giriş çok cüzi bir rakam olsa da ben hiçbir ödeme yapmadım. Cebimdeki para ile simit alırsam diğerlerini alamayacağımı öğrendim. Canım sıkıldı. Ama ilk defa kâğıt helvayı burada, Osmanlı'nın sarayının bahçesinde tadıyordum. Hayvanları, onların ilginç davranışlarını izlemekten, üzerimdeki ağaçların yapraklarının gökyüzünü kapatmasıyla, akşam olduğunu anlayamıyorum. Hemen bir telaş kaplıyor içimi; babamın kaldığı yere, o gelmeden gitmeliyim. Telaşla geldiğim yolu, bu kez yokuş çıkarak yürüyorum. Oysa planımda Topkapı Sarayı'nı da görmek vardı. Babam benim Elektrikçi Mehmet Dayı'da olduğumu bilse, burada kalır, Süleymaniye'ye kadar da yürümezdim. Ama dönmeliydim. Babama nereleri gördüğümü, Elektrikçi Mehmet Dayı'ya uğradığımı ve hafta sonu onlarla denize gideceğimi söylüyorum. Seviniyor. Başkasıyla gitsem babam yine aynı tepkiyi verir miydi? Bilemiyorum. Ama, gerek Mehmet dayı'ya, gerekse Sivaslı olan Hatice Yenge'ye çok güveniyordu. Ertesi gün babam soruyor "benimle pazara mı geleceksin, yoksa Sultanahmet'e mi gideceksin? Benim aklımda henüz görmediğim Topkapı Sarayı var, ve ben bu günde Sultanahmet'e gideceğim diyorum. Babam bir gün önceki harçlıktan fazlasını veriyor. İstanbul Üniversitesi'nin yanından, merdivenlerden aşağı meydana iniyorum. Sahafların önünden, Kapalıçarşı'nın Beyazıt Kapısı'nın yakınından geçerek Çemberlitaş'a doğru yürüyorum. Çorlulu Ali Paşa Medresesi'nin yanından geçerken içeriden çok bilmediğim kokular geliyor burnuma. Yıllar sonra adını da, tadını da öğreneceğim nargilenin kokusu. Çemberlitaş Sütunu, diğer adıyla Yanık Sütun karşılıyor beni. Gerçekten de sütunun üstünde, sanki taşları sıkıca sıkan demirden halkalar var. İmparator Kostantin'in İstanbul'un 7 tepesine diktirdiği sütunlardan biri Çemberlitaş Sütunu. Her biri 3 ton ağırlığında ve 3 metre çapında olan bileziklerle birbirine bağlanmış toplam 8 adet sütun ve bir kaidenin üst üste konulmasıyla oluşmuştur. Sütunun sol tarafında, yine yapısından anlaşıldığı üzere Osmanlı'dan kalma yapanın muhtemelen Mimar Sinan olduğu düşünülen, 16. yüzyıl sonlarında II. Selim'in eşi Nurbanu Sultan için yapılmış Çemberlitaş Hamamı. Her an karşında gelen, çarpmamak için dikkatli olmak zorunda olduğun bir turist görüyorum. "Ne kadar güzel her yeri geziyorlar" diye içimden geçiriyorum. Belki bir gün ben de diye de ümit yeşeriyor içimden. Daha ilerliyorum aşağıya doğru, yine yolun solundan devam ediyorum. Burnuma nefis kebap kokuları geliyor. Üzerinde "Tarihi Sultanahmet Köftecisi" yazan lokantanın önündeyim. Birden acıktığımı hatırlıyorum. Ya da içeriden gelen kokular iştahımı açmış olabilir mi? Bu açlık hissi, yolumu değiştiriyor. Topkapı Sarayı'na gitmek yerine, Elektrikçi Mehmet Dayı'nın yanına gidiyorum. Beni Hatice Yenge karşılıyor. Ona acıktım demesem de sofra kuruluyor. Nefis bir kuru fasulye, yanında pilav. Biraz önce köftecinin açtığı iştahımla, tabakları silip süpürüyorum. Topkapı Sarayı ziyareti için, bir başka zamana kendimle randevulaşıyorum.

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:17

Neleri Kaybettik?

Sadece 365 gün değildi hızla geçip giden. Sayılı günler çok hızlı bir şekilde geçip gitti. Üç yüze yakın şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. 2024 yılının ilk 6 ayında 878 işçi ölümüne şahitlik ettik. İlk 6 ayda yüzlerce çocuk ölümünden 17 tanesi şüpheli sayıldı. Okula giden 614 bin çocuk okullarını bırakıp evine, ailesine yardımcı olmak için iş hayatına karıştı. 427 bin boşanma davası açıldı. Rakamlar rakamlar uzayıp gider. Ama okuyanları rakamlara boğmak, sıkmak istemem, lakin; deve misali "neremiz doğru?" Kapanan iş yeri, batan şirket sayısı mı? Sayfalarca rakamlı istatistik bilgisi yazarım. On sekiz değişik branşta 101 sporcu ile katıldığımız olimpiyatlarda tek bir altın madalya bile alamadan döndük. Binlerce okul ve dersliğin ihtiyacı olan binlerce öğretmen atama beklemesine rağmen, ne beklenen oldu, ne de söz verilen atamalar gerçekleşti. Ya atanamayan öğretmenlerden kaç tanesi umutsuzluktan intihar etti? Bu yılda mesken abone grubu için %38, tarım abone grubu için %30, kamu ve özel sektörü abone grubunda düşük kademeye %38 ve yüksek kademeye %20 oranında zam yapıldı. Ya doğal gaza %38 oranında zam yapıldı. Neyi anlatayım bilemiyorum. Bu yılda asgari ücretlinin alım gücü kaybı %54, 712 TL tutarında. Hani var ya "Nesini anlatayım canım efendim" türküsü bu günler için mi söylenmişti? Bu halkın kolu neden omuzundan kesiliyordu? Bana "Serok Ahmet derler" diyen birinin engin bilgisi ile başımıza bela ettiğimiz, 22 yıldan bu yana, doğusundan batısına tüm komşularımızla bir iyi, bir kötü dengesiz sürdürülen dış politikanın sonucu olarak milyonlarca Suriyeliyi ülkemize soktular. Kiralardan temel gıdaya kadar her şey tavan yaptı. Bir zamanlar kendi kendine yeten bir ülke diye övündüğümüz ülkemizde, nohuttan buğdaya tüm tarım ürünlerini dışardan ithal ediyoruz. Çiftçiyle yat sahibine aynı fiyatla akaryakıt satan bir yönetimce yönetilen zavallı ülkem. Son gelen zamlarla geçen yıla göre %50'ye yakın zam yapıldı. Anneler çocuklarının beslenme çantalarına koyacak bir şey bulamazken, zavallı babalar gözlerini çocuklarından kaçınır olalı uzun zaman oldu. "Nas" demişlerdi faiz için. Sonra ne oldu da 11 ayda 9 kez faiz oranları artırıldı? Bunu açıklayacak elbette siz okurlar değil. Ya 2025'te sona ereceği söylenen Kur Korumalı Mevduat hesabına ödenen para ne kadar? Bir yıl biterken insan hem kendi adına geçen günlerin bir sağlamasını yaparken, sevdiği topraklarda yaşayan yurttaşları için de aynı sağlamayı yapmak istiyor. Ben kendi adıma yazdıklarımdan 2024 yılında "Yılın Edebiyat Ödülü" ve "Yılın En İyi Romanı" olmak üzere ödüller aldım. Yılın son günlerinde dede oldum. O güzel duyguyu yaşadım. Ama benim bireysel mutluluğum ne ifade eder. Benim gibi hayata soldan bakan, halkını seven, emeğin gücüne inanan, sivil toplum kuruluşlarının gücüne saygı duyan, özellikle çalışanların kesinlikle sendika üyesi olması, haklarını gerçek sendikaların savunmasını, koltuklarına yapışmış, emekçinin hakkı yerine sarı sendikacılığın bayraktarlığını temsil eden godaman sarı sendika başkanlarından bir an önce kurtulmalarını diliyorum. Çalışanların %50'ye yakının asgari ücretli olduğu bir ülkede sendikadan bahsetmek zaten boş ve anlamsız. Çocukları kendi ailelerinden bile koruyamadığımız, kundaktaki bebeklere bile istismarda bulunulan bir ülke, ahlak değerlerini paraya bağlamış, en yakınların bile birbirini kandırmaktan, kazıklamaktan çekinmediği, ar damarlarının kalmadığı bir ülkede hangi etik değerden, kuraldan, gelenekten bahsedebiliriz? İktidarakiler ülkenin ne yeraltındaki ne yerüstündeki madenleri yabancı yatırımcılara peşkeş çekilmesine göz yumup, Erzincan Uluç'taki maden kazası, daha doğrusu istif edilen toprağın altında kalarak can verdiler. En son daha geçenlerde 11 işçinin öldüğü Balıkesir'deki mühimmat üretimi yapan fabrikadaki patlama. Niğde'de, Gebze'deki toplu hayvan katliamları. İşlerini yaptıkları için, iktidarın borazanı olmadıkları için cezaevlerine atılan gazeteciler. Hükümetin Filistin politikasını eleştiren, bağırdıkları için cezaevine atılan gençler. İki övüne düşürülen mahkûm yemekleri, çıplak aramaya tabi tutulan kadınlar. İşkence ve kötü muameleye tabi tutulan mahkûmlar. Hükümeti övmediği için ceza alan muhalif basın organları. Kanun Hükmünde Kararnameler ile işlerinden atılan yurttaşlarımız, sosyal medya üzerinde iktidarın karşı bir söz söylemesi halinde hemen tutuklanan, mahkemelere sevk edilen insanlar; bu yukarıda yazdıklarım benim uzaklarda kuş bakışı görüp değerlendirdiklerim. Sesli düşündüğüm için ben de ülkeme girişimde tutuklanmış olan birinin öfkesinden çok, ülkeme gelip kaldığım 57 gün içinde gördüğüm sıradan insanların bir travma yaşadıklarına ikna olmama yetti. Ballı börek tatlısı yiyen azınlı bir mutluluk, her yerde şaşaalı yaşamlarını diğerlerinin gözlerine soka soka devam ettiriyorlar. İki çocuğu olan, %50 indirim almasına rağmen 150 bin TL üniversite kayıt parası veren kız kardeşim, 22.104 TL ile evine mi bakacak, taksitlerini mi ödeyecek, her gün ne pişireceğini mi düşünecek? Kira verenlere bu iktidar taş yiyin diyor. Ama bu taşların kendilerine döneceğini, sizi hiçbir iyi niyet, hiçbir kanun maddesi kurtarmayacak, ya ülkede kaçacak ya da ömürlerinizin son dönemlerini o açmaktan mutluluk duyduğunuz cezaevlerinde geçireceksiniz. Sizin adaletiniz sizi, divandaki adalet ise bu halk için tecelli edecek. Moers'den selam ve sevgiyle

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:16

Moers'ün Gölgeleri

Ateşi ve yazıyı bularak teknolojik yürüyüşünü başlatan insanoğlu, daha sonra tekerleği de bularak yer değişim hızını artırmıştır. Sahiplendiği ve yaşamaya karar verdiği toprak parçasını temiz tutmayı, güzelleştirmeyi ve burada toplu olarak yaşamayı da öğrenmiştir zamanla. Doğup büyüdüğü toprağı sevmiş, sevdikçe kalmış, kaldıkça da benimsemiştir. Kaynağını kendi kültürlerinden alan adlarla adlandırmışlardır buraları. Kimi "yurt" kimi "memleket" gibi kendilerine yakın ve samimi buldukları soyut genellemelerle tanımlamış, yüceltmişlerdir anavatanlarını. Bir toprak parçasının "vatan" olması, doğduğu yeri seven için "anne evlat" ilişkisi gibi çıkarsız, beklentisiz ve karşılıksızdır. Bazen sıkıldığımız da olur. Bu durumda gönlümüz bir değişiklik ister ve yurt edindiğimiz yerden ayrılmaya karar veririz. Bu değişiklik kimi zaman uzun sürer kimi zaman da birkaç günü yeterli görüp yeniden sılaya döneriz. O sıkıldığımızı düşündüğümüz yer, birkaç günlük ayrılıktan sonra gözümüzde tütmeye başlar. Özellikle çocukluğumuzun geçtiği, güzel anılar biriktirdiğimiz yerlerden uzak kalmak acıtır yüreğimizi. Buna karşılık, bizi inciten olayların yaşandığı, beden ve benliğimizin zedelendiği yerlerden uzaklaşmak, uzağında kalmak zor olsa da kaçınılmaz olur. Belleğimizde güzel anılarla iz bırakan, doğduğumuz, çocukluğumuzun geçtiği, ilk sevgiliyi tanıdığımız, sokaklarında gülüp oynadığımız yerlerin renkli görüntüleri gözümüzden, hoş sedaları kulağımızdan eksilmez. Hatta soluduğumuz temiz havanın kokusu ve rengi de iz bırakır belleğimizde, ömür boyu da silinmez. Başka bir diyarda yaşadığımız mutlu mesut anlarımızda dahi, "Şimdi orada olmak vardı..." deriz memleketimiz için, bazen sesli bazen de içimizden. Yaşımız ilerledikçe de o güzel anıları biriktirdiğimiz yerler kara sevda olur tüter gözümüzde. Fırsatını bulduğumuz ilk anda oralara gitmek, sevdiğimiz insanları görmek isteriz. Orası vuslat özlemiyle yanıp tutuştuğumuz "sıla" oluvermiştir artık. Zorlu yaşam koşulları, öz be öz parçası olduğumuz, unutulmayan anılar biriktirdiğimiz coğrafyada yaşama şansı vermez bize. Ya hayatımıza sonradan giren insanlarla olma isteğimiz ya eğitim öğretim olanaklarının her yerde aynı olmaması ya da çalışma koşullarından dolayı yeni yaşam alanları buluruz kendimize. Sonra da gittiğimiz yere "gurbet" adını veririz. Bu gurbet sürekli yaşadığımız yer, yeni vatanımız olsa bile yüreğimizin bir köşesinde "anavatan, özlenen topraklar, sıla" diye adlandırdığımız memleketimizi, "Ölürsem doğduğum topraklara gömün beni..." gibi cümleler kurarak kutsallaştırmaktan da geri durmayız. Oysa "durduğun ve doyduğun" yerdir asıl vatan. Buralar aynı ülkenin değişik bölgeleri olabileceği gibi, başka ülkeler hatta başka kıtalar da olabilir. "Gurbet" denilen yerde yaşayanların, sılalarına özlemleri, gitmedikleri, görmedikleri süre içinde artıkça artar. Geride bıraktıklarına özlemlerini, önceleri "telgraf, mektup" daha sonraları ise "telefon" ile gidermeyi becerebildi insanoğlu. Teknolojinin son hâliyle uzaktakileri hem sesli hem de görüntülü görmek, özlemlerinin şiddetini bir nebze olsa da azaltmıştır. Ama her türlü imkâna rağmen yine de uzakta özlediğimiz bir "sıla" her zaman olacaktır. Yaşam koşullarının bizi getirdiği yeni yerlere alışmaya çalışmak, güzel anılar biriktirmek, yaşadığımız yere olan uyumumuz, orada yaşayanlarla iyi ilişkiler kurmamız, gelinen bu yere alışmamıza ve sevmemize neden olur. Yaşadığımız ilişkiler, sevdiğimiz işimiz, okulumuz, yaşadığımız şehrin cazibe mekânları, gurbeti sılaya dönüştürür. Şayet gelinen yer yirmidört saat yaşayan bir yerleşim yeri ise zamanın güzel geçer. Huzursuz bir evde, sıkıcı bir yerleşim yerinde, her gün aynı yüzleri görmek, aynı şeyleri yaşamak, o köyden ya da şehirden kopmamızı hızlandırır. Özlemlerimizi uçan kuşlara, gökte menzilini bilmediğimiz yerlere giden uçaklara, duyduğumuz müziğe, içinde kendimizi bulduğumuz bir sanat eserine, bir şiire anlatırız. Gurbet genelde soğuktur. Bu soğukluğu hiçbir güneş ısıtamaz. Arada bir hatırlanan güzel anılar o soğukluğu ılımanlaştırır. Kördür gurbet. Bir sevdiğine rastlayıncaya kadar sürer bu körlük. Hiçbir dil, sıladan uzak kalmayı anlatamaz. Uzak kaldıkça sessizleşiriz. Bir yerlere bir şeyler yazarak karalar, özlemlerimizi kelimelere dökmeyi deneriz: "Şimdi saat sensizliğin ertesi, yıldızlar doğmuş, gökyüzü ăayağın; avutulmuş çocuklar çoktan uyudu. Bir ben kaldım tenhasında gecenin, bir avutulmamış ben..." diye yazar biri bir deftere. Kahredersin bazen, "Neden kıymetini bilmedim oranın, o anın?" diye içlenirsin. Gurbet geceleri çok hüzünlüdür, hasret kokar. Bir de sılayı düşünmek yorar insanı. Şarkılar, türküler başka dinlenir. Aynı sözlere başka anlamlar yüklenir. Nedense çok uzun ve karanlıktır gurbetin geceleri. Alışamayız uykusuna, suyuna, ekmeğine. Uçsuz bucaksız mavi denizlerinde, her dalga bir başka anıyı depreştirir gönlümüzde. Çölde Leyla'sını arayan Mecnun hissi yaratır. Yaşadığımız yerde sıklıkla gördüğümüz yerleri sıladaki yerlere benzetmeye başlarız. Ayrılık ve gurbeti ara sıra ölümle karşılaştırıp, hangisinin zor olduğunun kıyaslamak gibi garip hatta anlaşılmaz çelişkileri yaşarız. Yağmurları, daha çok ıslatır ve üşütür yüreklerimizi: Söyleyin memleketten bir haber mi var? Yoksa yârin gözyaşları mı bu yağmurlar... Bunca olumsuzluğun tek panzehri, gurbeti sıla yapmaktır. Bunu da yeni yaşamaya başladığımız yere ve birlikte yaşadıklarımıza olan sevgi ve saygımızla yenebiliriz. Böylelikle kendimize ettiğimiz işkenceyi azaltıp hayatı zevkle yaşamaya başlarız. Bu süreyi, hayatımıza giren, yakınımızda bulunan, birlikte yaşadığımız ya da yaşamak zorunda olduğumuz insanların kalitesi belirler. Eşimiz, kız arkadaşımız, okulumuz, öğretmenimiz, komşumuz, iş arkadaşımız; köyümüz, şehrimiz, alışveriş yaptığımız esnaf, hizmet aldığımız belediye ve oradaki görevliler. Bu örneklerini arttıracağımız, insan ve meslek gruplarının dışında, yaşadığımız köyün ya da şehrin mekânları, orayı sevmemizde oldukça etkilidir. Bu da o şehri yönetenlerin, yöneticisi oldukları yerleşim yerlerinin yaşam koşullarını rahatlatacak sevimli mekânlar oluşturmasıyla sağlanır. Eğlence yerleri, sosyal ilişkileri artıracak parklar, spor alanları, tiyatro, sinema, galeriler gibi, gelinin, henüz misafir olanın ilgisine göre değişik mekânlar olabilir. Buralarda spor turnuvaları, müzik ve sanat festivalleri, toplu sinema ve tiyatro günleri düzenlenebilir. Bunların dışında değişik pazar ve panayırların kurulması, inanç merkezleri, şehirleri tanıtan anıtlar, heykeller, orayı sevebilmek için geçerli sebeplerdir. Şehrin hareketli ya da yavaş ama yerel kalkınmadan da payını alarak yaşaması gereklidir. Küreselleşmeden uzak kalmadan, kent halkına hizmetin en iyisini vermesi, gurbettekinin bu şehri sevmesinde çok etkili unsurlardır. Bu saydıklarım yanında, mutlu bir aile ortamında olmak, alışılmaya başlanan yeni yerleşim yerini sevmenin en büyük sebeplerinden birisidir. Ben de orta büyüklükte, sanayisi gelişmeye elverişli, tarım ve hayvancılığın önemli bir geçim kaynağı olduğu güzel bir şehirden geldim. Bunun yanında hayatımın bir bölümünü dünyanın en büyük metropollerinden olan İstanbul gibi bir şehirde de geçirdikten sonra Almanya'ya ve Moers'e geldim. Geldiğimde, genelde Almanya, özelinde Moers'te beni şaşırtan çok şey yoktu. Bunun yanında, "Bizde neden böyle değil?" dediğim güzel kurallar da dikkatimi çekmemiş değildi. Trafik kurallarına uyum, sağlık hizmetindeki kalite, insanların birbirine olan saygıları çok hoşuma gitmişti. Sokağa çıktığımda tanımadığım birinin beni selamlıyor olması, benim için takdire şayandı. Aslında bu her yerde olması gereken, sosyal statünün bir yana bırakılarak karşısındakini sadece "insan" olduğu için saygı ile selamlamak gayet normal bir davranıştı. İnsanlar eksiklerini tamamladıkça memnun olurlar. Yetiştiğim toplumdaki insan ilişkilerinde oldukça kötü örnekler görmüştüm. Bu eksikliğin geldiğim bu yerde giderilmiş olması hoşuma gitmişti. Hiç Almanca bilmeden, üç tren değiştirerek bir yakınımı ziyarete gittiğimde, bilet satın alma işleminden, bilet kontrolü yapan görevliden, peron değiştirirken anlamadığım şeyleri yarım yamalak konuştuğum İngilizce ile sorup öğrenmiştim. Benim bu durumuma hiç kimse gülmemiş, dalga geçmemiş, bilakis güler yüzle yardımcı olmuşlardı. İlk hisler çok önemlidir. Yeni geldiğim bu ülke beni iyi karşılamıştı. Her zaman yapacak bir iş bulmuş, işsiz kalmamıştım. Yaptığım işten, kazandığım paradan dolayı ne değer görmemiş ne de aşağılanmamıştım. Bir meslek sahibi olmakla insan olmanın ayrı şeyler olduğunu, bu ülke ve Moers şehrindeki hemşerilerimden yaşayarak öğrenmiştim. Her ne kadar mutsuz bir evlilik hayatım olsa da doğan üç çocuğum ve Moers, benim hayatı sevmeme, umutlarımı yarınlara taşımama yardımcı oldular. Ne komşu şehirler Duisburg ne Krefeld ne de bağlı bulunduğu Wesel'e benziyordu Moers. Daha sıcak daha samimi idi insan ilişkileri. Benim için büyük bir şehrin minyatürü gibiydi. Her şey birebir aynı ama ya biraz az ya da daha ufaktı. Ama bunlardan daha önemlisi sıcacıktı. Bu hisleri, Moers'te yaşamaya başladığımın yedinci yılında hissetmeye başladım. Yerli halk, duyduğum "Soğuk Alman" tipine benzemiyordu; daha sıcaktı ve göçmen işçi olarak gelenlere daha yakınlardı. Belki de bunun asıl sebeplerinden birisi Moers'te yaşayan birinci ve ikinci kuşak göçmen işçi erkeklerinin büyük bir bölümünün madenlerde çalışmaları ve iş arkadaşlarıyla olan yakınlıkları olabilirdi. Madende, özellikle yerin metrelerce altında çalışanlar iş arkadaşlığından öte kader arkadaşı gibiydi ler. Verilen molalarda, kurulan sofralarda kimin nereden geldiği, nereli olduğu önemli değildi. Bu dünyanın en zor işlerinden biri olan maden işçiliği, bir yemeği bir işi paylaşmaktan çok kaderi paylaşmaktı. İş çıkışlarında ya da hafta sonlarında aynı birahanelerde kadeh tokuşturarak sağlık ve mutluluk dileklerini paylaşıyorlardı bu madenciler. Benim gözümde bu şehrin birleştirici gücü, şimdi kapanmış olan madenlerin maden işçileridir. Bu şehirde rüyalarımı Almanca görmeye başlarken, bir yandan çocuklarım büyüyor, diğer yandan havaalanındaki işime gidiyordum. Havaalanında çalışıyor olmak, değişik ülkelerden Almanya'ya gelen insanları ve kültürlerini tanımak için iyi bir fırsattı. Doğduğum şehir Malatya'dan sonra, kendimi en güvende hissettiğim ve mutlu olduğum şehrin adı ıydı Moers. Römer Caddesi'ndeki alışveriş yerlerinden, trafik lambalarının sayısına kadar ezberlemiş olmam; bu şehre olan sevdamın somut karşılığıydı. Ama esas olan bu şehir ile duygusal birlikteliğim ve Moers'e olan bağlılığımdır. Çocuklarıma yazdığım şiirlerde bile Moers şehri önemli yerini koruyordu. Ömrümün yarısını geçirdiğim ve ölünce de küllerimin kalacağına inandığım şehirdir Moers. Sokaklarında huzurla yürümeye; Alman, İtalyan, Polonyalı, Yunanistanlı, eski Yugoslavya'dan ayrılmış ülkelerin vatandaşları, Uzak Doğulu, Afrikalı ve diğer ülkelerden gelmiş komşularım ve hemşerilerimle yaşamaya devam ediyorum. İlk kitabım şiir kitabıydı, ikincisi roman. Son kitabımda ise yaşanmış on beş hikâyeyi kitaplaştırdım. Bir sonraki kitabımın konusu şimdiden belli olmuştu; Moers. Konusu ne olmalıydı bu kitabın? Yapıları, sosyokültürel durumu mu? Ekonomik yapısı ya da tarihi mi? Bunlara günümüzde internet sayesinde ulaşmak pek tabii ki mümkündü. Bir şey bulmalıydım ve buldum. Bir şehri güzel yapan en büyük ayrıntı o şehirde yaşayan insanlar ve o insanların mutlu olup olmadığıdır. Kitabımın konusunu, özellikle göçmen işçi olarak bu ülkeye gelmiş, Moers'te yaşayan insanlar ve onlara ev sahipliği yapan Almanlar ile yapacağım söyleşi ile oluşturacağım. Böylelikle de bir göçmenin, anavatanına olan özlemlerini, Moers'e bakış açılarını, beklentilerini, Moers'ün bu kentte yaşayanlara kattıklarını toparlayıp siz Moers'lü hemşerilerimin göz önüne sermeyi umut ediyorum. Şimdiden bu yolda bana yardımcı olacak insanlara saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:14

Sportpark Rheinpreußen: Tehlike Altındaki Milyonluk Proje

Kirlilik, Moers'in Son Yılların En Büyük Yatırımını Tehdit Ediyor Moers/Meerbeck – Meerbeck'teki Barbara-Straße'de bulunan ve 14 milyon Euro inşaat maliyetiyle Moers şehrinin son yıllardaki en büyük projesi olan Sportpark Rheinpreußen, açılışından kısa süre sonra ciddi kirlilik sorunlarıyla karşı karşıya. Tesislerin her yerinde çöp, sigara izmariti, plastik şişe ve alüminyum kutular bulunuyor. Uzun planlama ve inşaat sürecinin ardından spor, eğlence ve buluşma merkezi olarak hizmet vermesi planlanan spor tesisi, erken dönemden itibaren yanlış kullanımın belirgin izlerini taşıyor. Moers, Meerbeck ve yakın çevrede benzer imkânlara sahip karşılaştırılabilir bir tesis bulunmamasına rağmen, kullanıcılar bu yatırımın değerini ve önemini takdir etmiyor görünüyor. Bu gelişme, özellikle Moers şehrinin bu projeyi gerçekleştirebilmek için diğer planları ertelemek zorunda kaldığı düşünüldüğünde üzücü. Belediye Başkanı Christoph Fleischhauer'un bizzat belirttiği gibi, Moers hakkında planlanan kitap projesinin finansmanı gibi kültürel projeler için ayrılan bütçe bile iptal edilmek zorunda kalmış. Yerinde İnceleme Endişeleri Artırıyor İki hafta önce yapılan ilk ziyaret sırasında mevcut durumun kısa bir video kaydı alınmış ve bu kayıt hem kişisel sosyal medya hesaplarında hem de Moers topluluk gruplarında paylaşılmıştı. 24 Ağustos'ta MSV - FC Neukirchen-Vluyn futbol maçı vesilesiyle yapılan ikinci ziyaret, olumsuz izlenimleri önemli ölçüde güçlendirdi. Bu durum yalnızca bireysel kişileri değil, temiz bir Moers şehri ve ortak eğlence tesislerinin saygılı kullanımını arzulayan tüm vatandaşları endişelendirmeli. Diğer birçok sosyal aktivite ve yatırımdan tasarruf edilerek yaklaşık 14 milyon Euro harcanan bir tesis, uygun muamele ve bakımı hak ediyor. Somut İyileştirme Önerileri Meerbeck'in uzun süreli sakini olarak (31 yıl) sorunların çözümü için birkaç yaklaşım görüyorum: Denetim ve Yaptırımların Güçlendirilmesi: Kullanıcılar daha fazla özen göstermeye teşvik edilmeli. Kural ihlali yapanlar, özellikle suni çim sahalarda ve çocuk alanlarında sigara içenler, kararlılıkla uyarılmalı veya gerekirse ihbar edilmeli. Altyapının İyileştirilmesi: Çöp konteynerlerinin sayısı yetersiz, özellikle futbol sahalarının yakınında. Uygun renk ve malzemelerde, tercihen plastik ve metal ayrımı yapabilen estetik çöp kutuları sorunu hafifletebilir. Personel Artırımı: Bakım işçilerinin sayısı artırılmalı. Günde birkaç saat kamu yararı çerçevesinde görev yapacak kişilerin istihdam edilmesi de düşünülebilir. Spor Kulüplerinin Dahil Edilmesi: Tesisleri kullanan her kulüp, yoğun günlerde ziyaretçileri ve kullanıcıları iç tüzük konusunda bilgilendirecek bir temsilci atayabilir. Özel Sorun Alanları Belirlendi Özellikle ayçiçeği kabuklarından kaynaklanan kirlilik dikkat çekici; bu durum futbol sahasındaki soyunma odalarında ve oturma bankları çevresinde yoğun. Bunlar temizlemesi zor ve kalıcı kirlilik bırakıyor. Bu alanlarda fındık ve çekirdek tüketimini yasaklayan uyarı levhaları çözüm olabilir. Daha güzel bir Meerbeck ve daha temiz bir Moers'te yaşamak isteyen tüm vatandaşların bu kaygıları paylaşarak ortak tesislerin daha sorumlu kullanımına katkıda bulunacağı umudu var. ________________________________________ Yazar 31 yıldır Meerbeck'te yaşamakta ve Moers şehrinin gelişimi için çalışmaktadır. Mehmet Yıldız 26 Ağustos 2024

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:13

Malatya Sevda İse, Sevdalılara Sahip Çıkın

Gezmeyi, gezdiğim yerlerdeki doğal dokuyu, mutfağı, alışkanlıkları, şehre ya da kasabaya ait bilinen özellikleri öğrenmeyi sevdiğimden, sadece görmüş olmaktan ziyade; bende ne bıraktığı beni daha fazla ilgilendirir. Kimi şehirlerimizin kendilerince "muhteşem mutfak kültürü", bazılarının yüzyıllara ulaştığı söylenen ve görünen "mimarisi" kalır aklımda. Kimi ziyaret yerlerinde ise denizi, kumsalı, tarihi kalıntıları, içinde bulunduğumuz ruh hali, aldığımız eğitim, görgümüze göre aklımızda yer yapar, unutulmayacak şekilde bizde izler bırakır. Dünyada değişik coğrafyalarda 20'den fazla ülke, bir çok başkent ve önemli şehirlerini görmüş biri olarak, hepsinin bende bıraktığı etki, heyecan başka başka. Ama ben gezip, gördükçe hep başa döndüm. Yaşım kırkı geçtikten sonra bu geri dönüş, doğduğum topraklara olan özlem artarak devam etti. Doğduğum topraklarda, "bende kalan ne?" düşündüğümde, ilk bakışta çok şeyin aklımda kalmadığını fark ettim. Taa ki memleketine aşık, yöremize ait hafızayı gün yüzüne çıkarıp, bunu yazıları ile, gerek Malatyalıya, gerekse ilgi duyanlara çıkardığı üç kitapta toplayan, dünümüze ait yaşanmışlıkları, caddeyi, sokağı, oyunları, cemiyet hayatını, esnaf, komşuluk, büyük-küçük ilişkilerini, sporu, sanata dair ne varsa anlatan, günümüze kısmen taşınan konuşma şeklimizi, araç-gereç isimlerine kadar saymakla bitmeyen onlarca konuyu duyduğum insan Atilla Kantarcı'nın yazılarının, ben ve benim gibi doğduğu topraklara özlem duyanların aydınlatması bakımından çok değerli buluyorum. Toplumsal hafızayı en iyi besleyen kaynak, bu değerlerin yazıya aktarılarak, bir sonraki kuşaklara ulaştırılmasıdır. Bunu da kentini seven biri olarak güzel yapıyor. Diğer yandan benim bu konulara olan ilgimin asıl sebebini, 30 yıldır Almanya'da yaşıyor olmamla izah edemiyorum. Kentimin gerçek değerlerinin, 6 Şubat depremi ile yıkılan binaları gibi, bir bir göçüp gitmesindeki endişem de olabilir. Hayrettin Abacı, Celal Yalvaç gibi şimdi rahmetle andıklarımızın birer değer olduklarını ancak öldükten sonra anladığımız gibi… Şahsen tanıdığım, yıllarca değişik yönetim kurullarında, değişik görevler alsa da, hep Malatyaspor'un içinde olan biriydi. Malatya Gençlik'te futbol oynamaya başladıktan sonra, bizden büyük ağabeylerimizin gittiği Kantar Kıraathanesi'nde, genelde takım elbiseli güzel giyimiyle, yakışıklı, kendini iyi yetiştirmiş, asil duruşu olan biri olarak, kıraathanenin sağ tarafındaki Kantar Otel'in girişinde görürdüm. Kantar Kıraathanesi'nde ben oyun oynamış biri hiç olmadım. Bunun sebebi bizden büyük futbolcu ağabeylerimizin gittiği bir kahvehanede benim yaş grubumdan futbolcuların oyun oynama şansımız olamazdı. Biz böyle öğrenmiştik. Atilla Ağabey arada bir futbolcuların oyun oynadığı, sohbet ettikleri masaya kısa süreliğine oturur, bir süre oyuna bakar, sohbete ortak olur, sonra, muhtemelen otelde olan bir işi için tekrar giderdi. Yıllar geçip, içimde edebiyata olan arzu, beni zorlamaya başlayıp, yazma isteği hâsıl olunca, yerele ait kitap, dergi, yazılı matbuat ne varsa taramaya başladığımda, Atilla Ağabey'in yazılarını hem kendime çok yakın hissettim, hem de anılarımı canlandırdığı için yüzümde bitmeyen tebessümler oluşturdu. Ona ait videoları, TV programlarını tarayarak, aklımın bir köşesinde tozlanmış bilgilerin, duyumlarımın, yeniden canlanmasına neden oldu. Yerel lehçede kullanılan, iki sessiz harfin, hatta Türkçe ses uyumuna muhalefet eden nice günlük konuşmanın tekrar seslendirilişi, ona olan saygımı arttırdı. Hatta kendime hayıflandım. Neden o kahveye gittiğim dönemlerde yakınlık kurmadığıma, sonra 1990 Ocak-1994 arasında 44 FM'de "Azı Dişi" adlı, her gün bir konunun işlendiği, arabesk müziğin asla çalınmadığı programımda, onun bilgi ve fikirlerine neden başvurmadığıma şaştım. Belki de o dönemlerde yaşadığım yere ait aidiyet duygularım yeterince gelişmemişti. Kim bilir belki de, hep genç kalacağımıza olan olgunlaşamamış hisler taşıyorduk. Atilla Ağabey şimdi memleketinden uzak, Malatya'dan sürgün. 6 Şubat depremi şehrin hem yapılarını, hem hatıralarını un ufak ederken, böyle değerlerinin de şehirden uzak kalmasına neden oldu. Ona ait arşivin kendisinden duyduğuma göre tamamına yakınının kaybolduğu, kaldırılan enkazla gittiğini üzülerek öğrendim. Şimdi sesli çığlığı, bu şehir yeniden kurulurken, hatıralarını yaşatacak, "şehrin hafızasının" korunmasını, kentin meydanlarının nasıl olması ile ilgili halkın, kanaat önderlerinin, bilim insanlarının fikrine başvurmalarını ısrarla istiyor. Depremden sonra kurulacak Malatya'nın mimarisi, meydanları, anıtları, eski yapıları, park ve bahçeleri, sokakları, kat sayıları vs. vs. Kaç kişi duyuyor? Bilmiyorum. Bildiğim bir şey var, Atilla Kantarcı ve ona benzer kenti için hep güzellikler düşleyen yürekli insanların sesleri duyulmalı, fikirlerinden yararlanılmalı. Gerekirse ona ve diğer Malatya Sevdalısı insanlara görev verilmeli. Düşünce ve teklifleri dikkate alınmalıdır. Yoksa Celal Yalvaç gibi bu dünyadan gittikten sonra "ne iyi adamdı" demenin bir anlamı olmayacak. O nasıl özlemiştir kim bilir adına kitaplar yazıp TV programları sunduğu şehri? Tüm anılarını biriktirdiği şehirden kilometrelerce uzakta. Uzakta olmasına rağmen seslice düşünüyor. Düşündüğünü kitlelere sosyal medya aracılığı ile duyuruyor. Lütfen Atilla Kantarcı ve benzeri değerlerimizin çığlıklarını duyun. Onların sesine ses olun. Sonra pişman olacaksınız. Nasıl ben 90/94 arasındaki radyo dönemim için hayıflanıyor, kendime kızıyorsam, inanın bu şehirde değerlerine sahip çıkmadığı sürece hayıflanmaya, pişmanlıklar duymaya devam edecek. Şayet bu şehirde hâlâ gerçek anlamda Malatyalı kaldıysa…

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:11

Madım AK sOYadım Kül

Günlerden Cuma. Yer Sivas. Orta Anadolu'nun en büyük şehrinin bir bölümü Karadeniz'e açılıyor, diğer yandan Doğu Anadolu. Kahramanmaraş ile Akdeniz'e komşu olsa da bu komşuluk aldatıcıdır. Hiçbir yanı ile Akdeniz'e komşu değildir Sivas. Ama hava sıcak, Sivas'ı yakıp kavuruyor. Biraz önce Allah'ın divanına durup secdeye varanlar camilerden çıkıyor. Saatler 14:00'ı gösterirken toplanmaya başlayan kalabalık, sayıları artan bir şekilde yönlerini önce Hükümet Meydanı'na, oradan Madımak Oteli yakınlarına gelindiğinde saatler 14:27'yi gösteriyor. Şimdilik sadece slogan atılıyor ve bağırarak yürüyen kalabalığın çevresinde az da olsa asker ve polis var... Kara bir nehrin acı suyu, gölgede büyümüş zehirli göbelekleri gibi sayıları artarak "Sivas Aziz'e mezar olacak" nidaları güzergâh boyunca artıyor. Saatler 15:11 itibarıyla kalabalık Madımak Oteli'nin etrafındaki tüm sokak ve caddeleri doldurarak, kimi Ülkücü, kimi Millî Görüş işareti yaparak slogan atmaya devam ediyor. Dillerde kısa sürede hepsinin benimsediği "Sivas Aziz'e mezar olacak, Yaşasın Şeriat". 16. yüzyılda mıyız? Elbette hayır. O Haydar'dı asılan. Yıldızeli Banaz köyündeki Haydar. O Haydar'ı asan Hızır Paşa. Ölen kim di? O ise Pir Sultan Abdal. Pir Sultan asılırken paşanın bahanesi "ihanet", cezası ölüm. Dün asılan Pir Sultan anılıyordu. Bunun için şehir dışından hayli bir katılım vardı. Perşembe günü Aziz Nesin'in Şenlik ve Aydınlık Gazetesi'nin Türkçe'ye çevirdiği Salman Rüştü'nün kitabıyla ilgili, Türkiye Gazetesi'nin tahrikli bir röportajı kimi softayı kızdırmıştı. Konuşmaların olduğu yerde ufak çaplı bir arbede de yaşanmıştı. Bunu bahane eden, özelde Aziz Nesin'e, genelde ise Alevilere kin duyanların tam da kusma vaktiydi. Maraş, Çorum, Malatya yetmemiş, gözü kana doymayanlar yine kan içmek istiyordu. Oysa ne Aziz Nesin'in sözlerinde Müslümanlara bir saldırı vardı, ne de etkinliğe katılan insanların böyle bir düşüncesi. Büyük çoğunluğu şair, yazar, felsefeci, halk ozanı, halk müziği sanatçısı, sinema emekçisi, araştırmacı, hatta Hollandalı akademisyen gibi sanatlarını, görüşlerini bu etkinlik sayesinde diğer insanlarla paylaşmaya gelmiş, en genci daha 12 yaşında olan 33 CAN! Ekmeklerini bu otelde kalanlara hizmet ederek kazanan, ikisi de 21 yaşında iki de emekçi. "Çok şükür otel dışında kalan halkımız zarar görmemiştir" diyen, edep yoksunu, arsız, oturduğu makama gelişi hâlâ tartışılan, kıt zekalı, kadın bir boşbakan. "Kızılırmak boylarında bir Şehir"de insanlar önce taşlandı. Beklendi. Bu kalabalık öfkesini dindirememiştir. Atılan taşlar yetmemişti. Yeni bir şey bulmak için hayli zamanları vardı. Biri bağırdı: "Yakın bunları!" Devletin askeri, polisi önce hükümet binasına saldıran, oradan hızlarını alamamış, yol boyunca artmış, kaldırım taşlarını sökerken, otele benzin dökülürken önlem almamış, alamamış; otelin yanışı bir film platosunu aratmayacak şekilde cayır cayır alevler yükselirken, içinde canlar yanarken adeta seyre dalmıştı. Ya da bu onlara görev olarak verilmişti! Din ve inanç özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi evrensel insan hakları prensiplerini yok sayan ve yine farklılıkları çoğulculuk unsuru olarak görmeyip tekçi, baskıcı bir sistemi tesis etmek ve daim kılmak isteyen politikalar ve uygulamalar Sivas Madımak Katliamı'na yol açmıştır. 15 bini aşkın insanın karıştığı bu olayda sadece 124 kişi hakkında dava açıldı. Bunlardan çoğu hafif cezalarla geçiştirip kısa zamanda özgür kalırken, mahkeme olayda bir örgüt bağlantısı bulamamıştır. İdam cezası alan 33 sanıktan 8 tanesi tahliye edildikten sonra bir daha yakalanmadılar. 7 sanık mahkemeye dahi çıkmadı. 2012'ye gelindiğinde ise bir çoğunun zamanaşımı gerekçesiyle dosyaları kapandı. Üzerinden 32 yıl geçmesine rağmen hâlâ tam olarak aydınlatılmamış olan bu katliam davasının zaman aşımına uğratılması, insanlığa karşı işlenmiş bir suçun örtbas edilmesidir. Bilinmelidir ki insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı söz konusu olamaz. Kim bilir, belki de bu olayın asıl suçlusu Ozan Nesimi Çimen'di. Üç telli curanın son ustalarından olan Nesimi Çimen'in bir zamanlar evinde misafir ettiği Yaşar Kemal, Yılmaz Güney'e "dava arkadaşlarım" demiş olması olabilir miydi? Ya da Metin Altıok'un bu dizeleridir bu katliama sebep: Hoşçakal diyebildim güçlükle, Sesimi iğneden geçirerek. Dönüp arkama yürüdüm, Adım adım gittikçe küçülerek. Ben bu insanların böyle bir ölümü hak etmelerinin gerekçelerini kısaca anlatmaya devam edeyim: Akarsuyum yansam da Kül olup savrulsam da Bazı bazı gülsem de Yine gönlüm hoş değil Yoksa şiirlerinde Pir Sultan ve Karacaoğlan'ın etkileri görülen, doğduğu şehirdeki etkinliğe eşi ile katılıp birlikte yanan Muhlis Akarsu muydu suçlu? Genzimin yanarak yazmaya çalışsam da onları geri getirmek mümkün değil artık. Ne mi oldu sonra? Hiçbir şey değişmedi. Hatta daha ayrıştırıcı, ötekileştirici bir ülke olduk. yandılar kor bir ateşin içinde savruldular gökyüzüne kül misali kara bulutlarla veda edip âleme semahlarla koştular ceylan misali vardılar hep "uçmağ"ın bahçelerine saz çalıp söyleştiler bülbül misali... Bu güzel insanlarla birlikte o utanç otelinde tam 33 can yok olup gitti. Acıları ve anıları gönüllerde kaldı. Hepsinin ruhları şâd, devirleri dâim olsun. Işıklar içinde yatsınlar... Saygıyla.

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:09

Liseli Sınıf Yerine Bahçede Eylemde…

Liseli gençler neden ayaklandı? Ülkede eğitimin yerlerde sürünmesine, tüm okulları İmam Hatip'leştirmek amaçlı politikalara, yeni bir karayı daha süren başta Milli Eğitim Bakanı olmak üzere, AKP'nin kadroları yeni uygulamaları ile liselilerin tepkisini çekmeye devam ediyor. MEB "Proje Okul" kapsamında aldığı kararlar. MEB, 8 Nisan'da açıkladığı 2025 yılı "Özel Program ve Proje Uygulayan Eğitim Kurumlarına Öğretmen Atama ve Yönetici Görevlendirme" sonuçlarına göre, bu liselerde görev yapan birçok öğretmeni, kendi talepleri dışında görevden alarak norm fazlası statüsüne geçirdi. Peki nedir bu norm fazlası öğretmen? "Norm fazlası öğretmen" terimi, eğitim sisteminde belirli bir okulda veya eğitim kurumunda öğretmen kadrosunun fazla olması durumunda kullanılan bir ifadedir. Her okulun ihtiyaç duyduğu öğretmen sayısı, öğrenci sayısına ve ders ihtiyacına göre belirlenir ve buna "norm kadro" denir. Eğer bir okulda norm kadroya göre fazla sayıda öğretmen bulunursa, bu öğretmenler "norm fazlası" olarak adlandırılır. Norm fazlası öğretmenler, genellikle başka okullara atanabilir ya da geçici görevlerde çalıştırılabilir. 19 Mart'tan bu yana ülkede hemen her yerde hak, hukuk, adalet adı altında sürdürülen protestoların ardından liseliler de bu sürece başka bir sebeple de olsa dâhil oldular. Gençler öğretmenlerinin okullarından alınmasına itirazlarını, okul bahçelerinde oturma eylemleri olarak devam ederlerken, okul dışına da sarkan gösteriler de oldu. Polis? Hep bildiğimiz etkili geri püskürtme metodlarını uygulamaktan geri durmadı. Gençlerin bu haklı haykırışlarına velileri de destek verdi. Öğrenci velileri, "MEB hiçbir objektif kritere dayanmadığını, asıl amacın öğretmenlerin sendikalaşma haklarının engellenmesi olduğunu, ama gençlerin öğretmenlerinin yanlarında olduklarını, kalitesiz sürdürülen eğitimin gençlerin geleceğe olan umutlarını ellerinden aldığını" söylediler. "Gençlerimiz kendi gelecekleri ve öğretmenleri için mücadele ederlerken her zaman onların yanlarında olmayı sürdüreceğiz" dediler. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli geçen yıl haziran ayında yürürlüğe girmişti. Neydi bu övüle övüle bitirileyen model? 2024-2025 eğitim-öğretim yılının başladığı 9 Eylül'den itibaren okul öncesi, 1, 5 ve 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanmaya başlandı. Askıda 10 Mayıs'a kadar bekletilip, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığının kabul sürecinden geçen "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli" onaylandı. Gözünüz aydın. Gözünüz aydın ana babalar. Gözünüz aydın veliler, gözünüz aydın sevgili çocuklar. Başkanlık modeline girerken verilen vaatleri, bu Maarif modelini görünce hatırladım. Verin bu kardeşinize eveti sizi uçursun. Bu kez kampanya Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi kadar etkili yürütülmedi, zira kokusunun daha çabuk çıkacağına, bu maarif modelini hazırlayanlar da muhtemelen inanıyorlardı. Unutmadan bir de kampanya, ya da diğer adı ile askıda kalma sürecinde, bilmem kaç bin öğretmene, onun üç misli öğrenciye, sivil toplum örgütleri, hatta üniversitelerimize sorulmuş, 67 binden fazla konuyla ilgili görüş alındığı, bunun 38 bin kadarının eğitimin paydaşlarından geldiği, Milli Eğitim Bakanlığının tanıtımlarında anlatıldı. Bize de alkışlamak düşer. Bu kez TV'de bilindik yüzler, "Kardeşim ben EVET diyorum sen de var mısın?" diye de sormadılar. Ne futbol yorumcusu şeytanlarından, ne milyon dolarlarını, bankacı, akıllı bir kadına kaptırmış saf futbolcu eskilerinden konu ile ilgili fikir alınmamıştı. Her konuda bilgisi olan ama kendi paralarının yönetimini bilmeyenler kadar eğitim sendikalarından görüş alınmamış, itiraz edenler ise dinlenmemiştir. Ben, en fazla da buna bozuldum. Yukarıda anlatmaya başladığım maarif modelinin ismini hatırladınız mı? "Türkiye Yüzyılı" ifadesi, bir parti ve partili Cumhurbaşkanı'nın 2023 genel seçimlerindeki sloganına atıf yapan bir kavram. (Bu ifadenin modelde kullanılması) Türk Milli Eğitimi'nin birinci temel ilkesi olarak geçen ve genellikle 'eşitlik' olarak bilinen ilkeye gölge düşürmüyor mu? Model, mevcut programlardaki eksiklikleri gidermekten çok ideolojik bir gündemle hazırlandığı izlenimini ilk okunduğunda ele veriyor. Modelin tamamını burada incelemek amacında değilim, ayrıca benim gibi, son 30 yılını Avrupa'nın bir ülkesinde geçiren biri olarak bana mı düşer? Bu da başka bir soru. Müfredatta, "akıl selim", "kalp selim" gibi ifadeler, "erdem-değer-eylem" modeli, evrensel ilkeler, insan hakları ve çocuğun üstün yararını değil de; siyasal iktidarın, siyasal-ideolojik hedeflerini gösteren, tek adam rejiminin yaratmaya çalıştığı insan modelini hedefe alan bir müfredat olduğuna dair kanıt oluşturuyor. Yetkin ve erdemli insan gibi sorgulanması ve somutlaşması mümkün olmayan kavramlar ve değerler, programda sık sık ele alınan eleştirel düşünme, meraklılık, esneklik ve problem çözme gibi becerilerle zıtlık oluşturabilir. Kavramların sınırlarının net olmaması ve tutarlı bir kavramsal çerçevenin bulunmaması, çoğunlukçu, ahlakı dindarlığa indirgeyen eğitim programlarının önünü açabilmesi için özellikle hazırlanmış gibi duruyor. Programda hangi erdemlerin hangi değerlerle ve ne tür yaklaşımlarla eşleştiği "erdem-değer-eylem" tablolarında anlatılıyor. Aralarında adalet, aile bütünlüğü, dürüstlük ve mahremiyetin de olduğu 20 farklı değer üzerinde duruluyor. Ancak değerlerin öğrenciye hangi derste ve nasıl kazandırılacağına ilişkin net bir açıklama yok. Bilimsel eğitim ve akademik başarının önemsizleştirilip, her satırda ahlaklı, erdemli, inançlı birey yetiştirmenin önemine vurgu yapılan, bolca sabır telkin edilen bir program karşımızda. Metinde, 'bilim' sadece 43 kez, 'ahlak' 61 kez, 'erdem' 46 kez, 'değer' ise hepsinden fazla yüzlerce kez kullanılırken, Atatürk ve Cumhuriyet hiç kullanılmamış. İlahiyat terimleri sözlüğünden alınmış gibi, gelişim ve evrim demekten kaçınmak için 'tekamül', bilim yerine 'ilim' kelimelerinin tercih edilmesi, 'belagat', 'kamil insan' vurguları, kendi ideolojilerine uygun bir nesil yetiştirme hedefledikleri anlamına geliyor. Sanki bir tekkede mürit yetiştiriyorlar! Maarif Modeli değil, mürit yetiştirme modeli! Dünyada onlarca çağdaş eğitim modeli, uzun inceleme, testler ile geliştirilmiş, başarıları takdir edilen modellere benzer, bu topraklardaki yapıya uygun bir modelin geliştirilmesi yerine, hiçbir örneğe uymayan bir modeli Milli Eğitim Bakanlığı önümüze getirip koyuyor. Ama bunca uğraşa, bunca doğranmaya, kıyıma rağmen, Tevhid-i Tedrisat Kanunundaki ilkelere, Cumhuriyet, devrim ve ilkelerine bağlı öğretmenlerin, çağdaş eğitime bağlı kalıp, Cumhuriyet ilke ve inkılâplarına bağlı nesiller yetiştireceğine inancımı kaybetmeden, hâlâ umudumukorumak istiyorum. Yazımı Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözleriyle son veriyorum: "Cihan medenî ailesinde sayılır bir mevki sahibi olmak isteyen Türk ulusu, evlatlarına vereceği eğitimi, mektep ve medrese adında birbirinden büsbütün başka iki tür kuruma teslim etmeye hâlâ katlanabilir miydi? Eğitim ve öğretim birleşmedikçe aynı düşüncede, aynı anlayışta bireylerden oluşan millet yapmaya imkân olmaz mıydı?"

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:07

Kirve Bayramınız Mübarek Olsun

Güzel ülkemin güzel insanları, sevgili Malatyalılar, sizlerden uzaklığımızın sadece mesafelerde kaldığı, sevinçlerinizi sevinerek çoğalttığımız, hüzünlerinizi paylaşarak azaltmaya çalıştığımız herkesin Kurban Bayramını kutlar, sevinçlerinizin, başarılarınızın artması, sağlıklı yarınlarda nice bayramlar kutlamanızı dilerim. Türküler toplumsal yapıyı çözümleyebilmek adına önemli sözlü kültür verilerindendir; halkın ortak duygu, düşünce dünyasının ve yaşam şeklinin kültürel motiflerle kendi bağlamında söz ile dokunarak, ezgisel bir yapı içinde seslendirilmesiyle oluşan bir bütündür. Bir yandan kültürün devamlılığını sağlarken, diğer yandan sosyo-tarihsel, sosyokültürel ve coğrafi yapısını ortaya koyar. Kültürlerin somut olmayan alanına giren ve halk müziği ürünlerinden olan türküler, toplumların tarihsel sürecinde geçmişten bugüne yaşanmışlıklarının ezgisel bir ifadesi olmuştur. Anadolu yüzyıllardır biriktirdiği türküleriyle oldukça zengindir. Malatya'nın ilçelerinden biri olan Arguvan, adını türküleriyle özdeşleştirmiş; bu yörede üretilen türküler, Türk halk müziği literatürüne "Arguvan Türküleri" olarak girmiştir. Yöre türkülerinin ünü sınırlarının dışına çıkmış, dolayısıyla Anadolu coğrafyasında Arguvan türküleri adıyla anılır hale gelmiştir. İnançsal ve dünyevi alanlarda yayılım gösteren Arguvan türküleri gerek işlediği temaların zenginliği gerekse söyleyişteki dil yapısıyla kültürel bir farklılık arz etmektedir. 13 Mart 2013 tarihinde SOKÜM (somut olmayan kültürel miras) Ulusal Envanteri'ne 01.0021 sayı numarası ile kayıtlanan Arguvan Türküleri, kültürel miras unsuru olarak belgelenmiştir. Türkiye 19 Ocak 2006 tarih ve 5488 sayılı SOKÜM'ün Korunması Sözleşmesi'nin Uygun Bulunduğuna Dair Kanun'la bu sürece dâhil olmuş; 27 Mart 2006 tarihinde ise resmen taraf olmuştur. SOKÜM Ulusal Envanteri, Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi gereğince Türkiye'nin düzenlediği iki çeşit ulusal envanterden biridir. Türkiye'nin 2019 yılı sonu itibariyle on sekizi UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi'nde 112'si de SOKÜM Ulusal Envanteri'nde olmak üzere toplam 130 kültürel miras unsuru bulunmaktadır. Bunlardan biri de 0021 kayıt numarasıyla Arguvan Türküleri'dir. Arguvan Türküleri, özgün kültürel özellikleri dolayısıyla 2013 yılında SOKÜM Ulusal Envanteri'ne alınmıştır. Arguvan türkülerinde en fazla "Hak" motifi işlenmiştir. Onu sırasıyla Hz. Ali, Allah, Pir, Şah, Hz. Muhammed, Erenler, Hu, Yemin, Mümin ad ve adlandırmaları takip etmektedir. Bu tabloda işlenen dini öğeler, yöredeki Alevi-Bektaşilerinin inançsal müziği içerisindeki Semah, Deyiş, Tevhid, Duvaz-ı İmam, Mersiye gibi türlerinde ağırlıklı olarak yer almaktadır. Diğer yandan Arguvan, çok fazla göç veren bir ilçe olması nedeniyle türkülerinde işlediği gurbetin, ayrılığın yegâne motifi de dağdır. Yine Arguvan türkülerinde Fırat nehrinin adının da geçtiğini görüyoruz ki, "Suda boğulan Abdülkadir"in ardından yakılan türkü ve varyantlarında "Fırat" motifi çokça işlenmiştir. Malatya'ya ait değerleri incelerken, içinde olup da fark etmediğimiz, göremediğimiz, ya da sahibini bilmeden severek dinlediğimiz türkülerin sahiplerinden iki tanesini anmak isterken, bu büyük ozanları neden bu kadar geç öğrendiğim için kendime kızdım. Bunlardan biri olan merhum ozan Âşık Bektaş Kaymaz diğeri ise, asıl ismi İbrahim Memo Temiz olan, ama bizim tanıdığımız ismiyle Seyit Meftuni'dir. Bu iki büyük ozan yaşadıkları coğrafyanın çok ötelerine sanatları ile ulaşmalarına rağmen, ne "Malatyalı Ünlüler" ne de Malatya'yı anlatan kitap, dergi, anma programı gibi etkinliklerde adlarına sıkça rastlanmamıştır. Eymir'de 1913 doğan Âşık Bektaş Kaymaz yöre halkının acılarını, özlemlerini, sevdasını çok iyi dile getiren âşıklarımızdan biridir. Çağıla yaslandım sigaramı içem Yağlı kurşun geldi nereye kaçam Kanadım yoktur ki havaya uçam Babam Bayramınız mübarek olsun Kirve bayramınız mübarek olsun gibi çok tanınan bu türkünün bile, çoğumuz Malatya'ya ait olduğunu bilmediğimiz gibi, bilenlerin ise Âşık Bektaş Kaymaz'a ait olduğunu bildiğini sanmıyorum. Ya da bu değerlerimizi yeterince sahiplenemiyoruz. Bu türkü her ne kadar kırık havada okunuyor olsa da, aslında bir ağıttır. Yurt dışındaki üniversitelerin özellikle de müzik araştırmaları yapan bölümlerinde hakları hakkında bilgiler anlatılıp, tezler hazırlanmasına rağmen, kendi aramızda bir anmayı onlara çok görmüşüz. Ben yolcuyum helallaşalım sabahtan Bu ayrılık devam eder bir zaman Bir buse alayım o gül yanaktan Bu ayrılık devam eder bir zaman diyerek, hem ömrün kısalığını, hem gurbeti, ayrılığı bu kadar az kelime ile sanatını anlatma yeteneğini göstermiş büyük bir ozanımızdır. Bir diğeri ise Seyit Meftuni'dir. O da aynı yörede, Arguvan Kuyudere Köyünde 1920 yılında doğmuştur. Dost cemalin benzer güneşe aya Bakamam yüzüne yandırır beni Âşığı kül eyler sendeki ziya Gonca güller gibi soldurur beni Beni beni beni, sevdalım beni Böyle dizeleri yazan bir aşk adamıdır Seyit Meftuni. Temsil ettiği ağırlıklı yönü maneviyatıdır. Oğlu Muharrem Temiz'in bir yazısında dediği gibi "Dünya Kültürlerinin Başkenti Malatya'dır." Selçuklu Döneminde "Yüksek saadet yeri" anlamına gelen Darül Rifat denilmesi boşuna değildir. Arguvan'da yöre halkının arasında konuşulduğu üzere, "Arguvan'ın eşeği bile farklı anırır" denmesi çok şeyi özetlemiyor mu? Deprem dönemine kadar, Arguvan'da düzenlenen "Türkü Festivali" bu değerleri tanıtma, çok insana ulaştırma, genç kuşaklara aktarılması anlamında çok önemlidir. Anlayamadığım diğer konu ise "Malatya Kayısı Festivali" ile "Arguvan Türkü Festivali" tarihlerinin birbirlerine yakın olması. Bunun böyle oluşu her iki festivale de katkıdan çok zarar veriyor. Yeniden kurulan Malatya'da, önce acılarımızı dindireceğiz, yapılarımızı tüm kurallara uygun olarak inşa edip, yeniden mutlu, güzel günleri görmek, festivallerimizde doyasıya eğlenmeyi, Arguvan'ı, Malatya'yı, ülkemizi mutlu, güler yüzlü insanların yaşadığı bir ülke görmek ve her günü bayram tadında yaşamak dileğiyle... Kurban Bayramınız kutlu olsun.

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:06

Karanlıkta Göz Kırpan Almanya

Türk-Alman İlişkilerinde İkiyüzlülük Eleştirel Bir Değerlendirme Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesini ağırlıklı olarak etkileyen, ancak tüm ülke coğrafyasını sarsan terör olaylarının en yoğun yaşandığı dönemde, Almanya parayla sattığı helikopterlerin bu bölgelerde kullanılmasını istemiyordu. Oysa tarihte Almanlar ile Türkler yan yana durmuş, Birinci Dünya Savaşı'nda aynı kaderi paylaşmışlardı. Tarihi Dayanışma ve Karşılıklı Yardım Almanya'nın "kara günlerinde" Hitler'den kaçan bilim insanlarına Türkiye kucak açmış, onların hem hayatta kalmalarına hem de çalışmalarını sürdürmelerine yardım etmişti. Türkiye'de demokrasiye darbe vurulduğu dönemlerde ise Almanya, ülkemizde demokratik düzenin yeniden tesis edilmesi için çaba göstermişti. İki ülke arasındaki ilişkiler her zaman istikrarlı olmasa da hiç kopmadı. Bunun en önemli nedenlerinden biri, 1960'lardan itibaren Almanya'nın kalkınmasında büyük emek veren üç milyonu aşkın göçmen işçinin varlığıdır. Bu göçmenlerin 700 bini Alman vatandaşı olmuş, bir kısmı da çifte vatandaşlık ile yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedir. Son yıllarda eyalet meclisleri ve Bundestag'da görev yapan Türk kökenli milletvekillerinin de katkısıyla Türk-Alman ilişkileri sıcaklığını korumuştur. AKP Dönemi: Tutarsızlıklar ve Çifte Standart AKP'nin tek başına iktidara gelmesiyle Almanya, AB üyelik sürecinde bazen Türkiye'nin yanında, bazen karşısında yer aldı. Erdoğan'ın altın varaklı salonlarda ağırlanması ve davranışları tartışılırken, ona Almanya'da mitingler düzenleme ve "Vatandaş Buluşmaları" adı altında gövde gösterisi yapma izni verilmesi büyük çelişkiydi. Bu izinlerin demokratiklikle açıklanması akla ziyan bir yaklaşımdı. Bu tür uygulamalar Angela Merkel döneminde zirve yaptı. Ne demokrat ne de aşırı sağcı hiçbir Alman vatandaşının onaylamayacağı bu izinler 2017'ye kadar sürdü. Merkel Sonrası Belirsizlik Merkel'den sonra gelen hükümetlerin Türkiye politikası bir muamma olarak kaldı. Koalisyonun ortağı Yeşiller Partisi başlangıçta net bir tavır sergilemişti: "Türkiye'de demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları mücadelesinde verenlerin yanındayız. İnsan hakları ihlallerini kınıyor, siyasi tutukluların serbest bırakılmasını, Kürt sorunundan diyalog ve barışla çıkılmasını istiyoruz." Ancak seçim sonrasında hem Yeşiller hem de SPD, Türkiye'deki gelişmelere karşı "üç maymunu" oynamayı tercih ettiler. Merz'in Sessizliği: Pragmatizm mi, İkiyüzlülük mi? Friedrich Merz'in iktidara gelmesiyle Türkiye'nin Alman dış politikasındaki yeri tam anlamıyla muammaya döndü. Türkiye'nin otoriterleşmesinden rahatsız olduğu söylense de, 19 Mart'tan itibaren başlayan ve Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere çok sayıda yerel yönetici, gazeteci ve muhalifi soruşturmasız tutuklamalar hakkında tek kelime etmedi. Merz'in bu sessizliğinin nedeni açık: Alman seçmenlerin düzensiz göçü durdurma talebi. Bu nedenle Türkiye demokrasisiyle dayanışma göstermekten feragat ediyor. Scholz'un izlediği "kapalı kapılar ardında görüşme, kamuoyunda eleştirmeme" politikasını sürdürüyor. Bu durum Almanya'nın stratejik çıkarları gerekçesiyle savunuluyor. Erdoğan'ın Şantajı Karşısında Alman Suskunluğu Erdoğan'ın "Sınır kapılarını açarız" tehdidi tüm Avrupa'yı korkutuyor. Bu kabusu yeniden yaşamaktan en çok korkan ülke olan Almanya, Türkiye'deki insan hakları ihlalleri, basın özgürlüğünün yok edilmesi ve yerel yöneticilerin keyfi tutuklanması karşısında "duymadım, görmedim, bilmiyorum" tavrını sürdürüyor. Bu yaklaşımın adı ikiyüzlülüktür. Daha da üzücü olan, demokrasiyi savunan sol, demokrat ve sosyalist örgütlerin kayıtsızlığıdır. Tek bir gösteri, basın açıklaması, bildiri görmek mümkün değil. Almanya'da yaşayan, bu ülkenin değerlerine saygı duyan bir demokrat olarak bu durum beni derinden üzüyor. Umudunu sosyalizmde bulan biri olarak Alman sol partilerinin bu konudaki sessizliği hayal kırıklığı yaratıyor. Kayıp Demokratlara Çağrı Demokrat Almanlara ne oldu? Solcular, sosyalistler, komünistler nerede? SPD'nin sadece Leverkusen Gençlik Örgütü'nü Türkiye'ye göndermesi ve CHP ile dayanışma açıklaması yeterli değil. Ülkemin İran gibi olmasını istemiyorum. Endonezya gibi olmasını da istemiyorum. Mustafa Kemal Atatürk'ün "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesiyle, demokrasinin tüm kurumlarıyla yeniden işlemesini istiyorum. Gösteri ve yürüyüş hakkının insan hakkı olduğu, her konunun saygıyla tartışılabildiği, suçu kanıtlanana kadar herkesin suçsuz veözgür olduğu bir ülke istiyorum. Adaletin sadece binalarda yazan bir slogan olmasinin yerine,adil yargılama,tüm çocukların yataǧa tok girmelerini,okullarına rahat gitmelerini,işsizliǧin azaldıǧı,gülen yurttaşların yaşadıǧı,açlıǧın yerini adil bir bölüşmenin olduǧu,semalarında rengarenk uçurtmaların uçtuǧu,gençlerinin umutlu yarınları hayal ettiǧi,annelerin endişesiz güzel rüyalar ile uyandıkları bir ülkeyi arzu ediyorum Alman akademisyenlerden iş dünyasına, sanatçılardan politikacılara kadar düşünen herkesten seslerini yükseltmelerini, Avrupa'nın parçası olmaktan gurur duyan tüm Türkler adına rica ediyorum. Bağımsız, özgür ve demokratik bir Türkiye ile Avrupa daha güvenli ve değerli olacaktır.

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:05

Kaç Emre Kaç Kadın Daha Ölmeli?

Kendi ayakları üzerinde durabilmek ve üniversite harçlığını çıkarmak için motokuryelik yapan Ata Emre Akman adlı gencimizin ölüm şeklini ve ardından anne babasının yürek yakan vakur açıklamalarını, bütün Türkiye gibi acı ve hüzünle izledik. Bu pırıl pırıl, yarınlar için umutları, planları olan gencimizin asıl katili, bozuk infaz sistemi ve adaletsiz hukuk düzenidir! Bu gencimiz ile ilgili haberler, konuyla ilgili konuşmalar, akşamları TV köşelerinde yan gelip ahkâm kesen "bilge" insanlarca konuşulacak, sonra da hiçbir şey olmamış gibi unutulup gidecektir. Oysa, gerek katilin gerekse babasının adli sicil kayıt dosyalarına bakıldığında adalet ve infaz sistemimizin ne kadar berbat edildiği görülecektir. Sistem Nasıl Çürüdü? Buna benzer öldürme ve yaralanmalarla sonuçlanan olayları, pandemi döneminde de cezaevlerinin boşaltılması sonrasında da yaşamıştık. 17 yaşına gelmiş katil gencin bilinen 6 sabıkası var. Defalarca vurduğu bıçak darbesi ile pırıl pırıl bir yıldız aramızdan kayıp gitti. Soruşturma neticesinde katilin babası da azmettirici olarak mahkemece tutuklanıp cezaevine gönderildi. Adli sistemimizdehi garabet görüntü, AKP hükümetleri dönemindeki adalet bakanlarının tutum ve davranışları, adliyelerde hâkimlerin kararları, adaletin tecelli etmesi için uğraşan gerçek Cumhuriyet hâkim ve savcılarının sayısının azlığı, adaletin zamanında tecelli edemiyor olması, ülkede adalete olan güvenin hiçbir dönemde olmadığı kadar azalması... Say say bitmiyor. Yerli yabancı suç örgütlerinin, mafya baronlarının ülkede cirit atıyor olması, adaletin iyi işlemediğini gösteriyor. Böyle bir ülkeye yatırımcıların gelmesini beklemek ise başlı başına boş bir umut. Sen bir yandan Ekim 2021'den bu yana FATF'nin gri listesine gir, diğer yandan kapı kapı para bulmaya çalış. Abesle iştigal. "Gelsin de nereden, nasıl gelirse gelsin" anlayışı olan politik bakışın ülkeyi getirdiği durum, ahlak erozyonu değil de nedir? FATF, yılda üç kez yaptığı değerlendirme toplantılarında suç gelirlerinin aklanması ve terörizmin finansmanıyla mücadelede yetersiz kalan ülkeleri açıklıyor. Bu listeden çıkmak sizi kurtarmıyor, uzun süre tüm gözler sizi izlemek üzere üzerinizde oluyor. Kadın Ölümlerinin Kökeni Kadın ölümlerinin nedenini sosyal medyanın gücüne mi bağlayacağız? Yoksa yerde sürünen eğitim sistemimizden başlayarak, adalet ve infaz sistemimize kadar bir bütünün parçaları olarak mı görmeliyiz? Duruşmada boyun bükmenin, kravat takmanın "iyi hal" sayılıp cezada indirime gidilen başka bir demokratik ülke var mıdır? Yoksa 17 yaşındaki bir gencin dosyasında 6'dan fazla suçun olması tesadüf olabilir mi? Geçen yıl 403 kadın cinayeti tesadüf olabilir mi? Elbette değil. Ülkede yargı siyasallaşınca, eline pompalısını alan "aslan parçaları" delikanlılıklarını kendilerinden daha güçsüz (fiziksel olarak) kadınlara karşı göstermeye devam edeceklerdir. Silahlanmanın önüne geçecek çabaların yerine, 22 yıldır ülkeyi yönetenler her ile, ilçeye yaptıkları cezaevlerini yatırım diye sunma yüzsüzlüğünü göstermeye devam edeceklerdir. Saldırganlığın Psikolojisi Saldırganlık öğrenilerek kazanılan bir olgudur. Başkalarını sevmek kadar, onlara ne kadar iyi davrandığımız da önemlidir. Başkalarına karşı davranışlar çok olumludan çok olumsuza kadar değişebilir. Olumsuz davranışlardan en geniş anlamlı olanı saldırganlıktır. Davranış veya öğrenme kuramcılarına göre saldırganlık, "başkalarını incitmeyi amaçlayan niyetli her tür davranış veya eylem"dir. İnsanlarda saldırganlık büyük ölçüde öğrenmeyle ilgilidir. Çocuğa saldırganlığın kabul edilebilir olduğunu öğreten her şey saldırganlığı artıracak, tersi azaltacaktır. İnsanlar saldırganlık davranışlarını öğrenir. Toplumsallaşmada önemli olan, çocuklara kesinlikle saldırmamayı öğretmek değil, saldırganlığın hangi durumlarda uygun olup olmadığını öğretmektir. Saldırgan davranışlar öğrenme, pekiştirme, taklit, saldırganlık özendiricileri ile ilgilidir. Bunlar büyük ölçüde öğrenilmiş davranışlardır ve öğrenmede pekiştirme temel süreçtir. Çocuklar başkalarını her konuda taklit eder. Diğer insanları saldırgan davranırken, saldırganlıklarını kontrol ederken gözler ve taklit eder. Şiddetin Tanımı Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)'ne göre şiddet, "fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı bir tehdit veya gerçeklik biçiminde bir başkasına uygulanması sonucunda, şiddete uğrayan kişide yaralanma, ölüm ve psikolojik zarara yol açması veya açma olasılığının bulunması durumu"dur. DSÖ'ye göre aile içi şiddet, "yeni veya eski erkek partnerleri tarafından erişkin ve genç kadınlara karşı zorla uygulanan cinsel, ruhsal ve fiziksel davranışlar"dır. Toplu Af Kanununun Sonuçları 15 Nisan 2020 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 7242 sayılı "Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı hakkındaki kanun ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun" aslında toplu özel af kanunudur. Kanunun yürürlüğe girdiği zamanda içerde 6 yıl ceza almış bir mahkûm serbest bırakıldı. Kasten adam öldürme ve terör suçları dışındaki tüm suçlular bu kanundan yararlanmak üzereyken, muhalefetin bastırması ile cinsel suçlar ve uyuşturucuyla ilgili suçlar da af kapsamı dışında kalmıştır. Bu kanunun yürürlüğe girmesi ile 30 bin civarında mahkûm dışarı çıkmıştır. Acılı Annenin Sözleri Yeniden 11 Mayıs'ta Balıkesir'de öldürülen üniversite öğrencisi motokurye Ata Emre Akman'a dönersek, hayalleri, umutları 17 yaşındaki bir katilin bıçak darbeleriyle sonlandı. Acılı annesi şöyle diyor: "Biz Ata'yı insan seven bir birey olarak yetiştirdik. O karanlık varlığın babası da oğlunu böyle yetiştirmiş olacak ki 6 sabıkası var. 17 yaşında olduğu tespit edildi, ilk suçunu 14 yaşında işlemiş. Katilliğe giden bir süreç... Nasıl bir sistemin içindeyiz bilmiyorum. Saldırganın 6 ayda bir suç işlediği anlaşılıyor. Hukuk bizim acılarımızın üstünde olmalı. Emsal dava teşkil etsin. Türkiye'yi karanlığa boğuyor bunlar." Çürümüş Sistem Evet, annenin de belirttiği gibi nasıl bir ülkede çocuk büyütüyoruz? Matematiğin seçmeli ya da 1 saat verilen ders, din dersinin ise anaokullarına indirildiği, fizik, kimya, biyolojinin saatlarındaki azalma, Darwin'in evrim teorisinin çıkarılması sonrası sözde yaratılış teorisinin dahil edilişi gibi bilimden uzak, izahatsız, berbat bir eğitim sisteminden sonra, yurttaşının güvenmediği hukuk sistemimiz... Kısacası elimizi attığımız her yer foseptik. Hem kokusu berbat, hem görüntüsü. Sağlık, bilim ve adaletle kalın.

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:03

FELSEFESİZ

Felsefenin en büyük kuramlarının ortaya çıktığı, en büyük felsefecilerin doğduğu, fikirlerini insanlığa ulaştırdığı toprakların üstünde bin yıldır yaşıyor olmamıza rağmen ne felsefe ile ilgiliyiz ne de önem veriyoruz. Oysa felsefe tüm bilimlerin anasıdır. Felsefe İnsana Ne Kazandırır? Felsefe insanın hakikati anlama, bilme ihtiyacını karşılar. Eleştirel bir bakış kazandırır. Felsefe, insanı insan olma bilincine ulaştırır. Sistemi önyargısız, doğru ve saygı duyarak düşünmeyi öğretir. Evreni, var oluş sebeplerini, analitik düşünmeyi kazandırır. Felsefe insana ne kazandırır sorusunun cevaplarını yazmaya devam edersem sayfalarca yazabilirim. Ama bunun yerine eksiklerimizi görme, bu konuya dikkat çekme anlamında bir giriş yaparak, bundan sonra bu konuya daha itinalı bakmak için böyle bir başlangıç yaptım. Thrasymacus'un Öngörüleri Bundan 2500 yıl önce yaşamış Thrasymacus'un dediği gibi, "Bilinçlenmiş bireylerin sayısı arttıkça, toplum daha bilinçli algılayıp, düşünüp, daha bilinçli davranmaya başlar." Thrasymacus, sosyal düzenin doğası hakkında şunu söyler: "En güçlü kişiler sosyal düzeni belirleyen kişilerdir. Sosyal düzeni belirleyen bu güçlü kişiler, genellikle toplumun çıkarını düşünen insanlar değillerdir." Bu fikirleri okurken yaşadıklarımızı, ülkede, özellikle de son yıllarda derin yaralar alan adalet aklımıza geliyor. Adaletin işleyişi, kişiye göre verilen kararlar, masumiyet karinesinin yok sayılması gibi birçok sorunu aklımıza getiriyor. Bu konu hakkında da Thrasymacus şöyle der: "Adalet dediğimiz, güçlü olanın menfaatinden başka bir şey değildir. Yani güçlü olan, adaletin ne olduğunu belirler demektir." "Güçsüzler kural yapacak güçleri olmadığı için kendi çıkarlarını koruyacak olanağı bulamazlar." Bundan 2500 yıl önce bunlar söylenirken, biz bunun ne kadar farkındayız? Kendini Tanımanın Önemi Bunun farkında olabilmenin ilk koşulu, insanın kendini tanıyor olmasıdır. Biz kendimizi ne kadar tanıyoruz? Biz kendimizi bilinçlendirmek için ne yapıyoruz? Bilinçlenmiş, sorgulayan, irdeleyen insanların sayısı çoğaldıkça, toplum daha bilinçli algılayıp, düşünüp, daha bilinçli davranmaya başlar. Seçimleri daha kaliteli olur. Böylelikle, bireyin bilinci donanınca, zenginleşince, onun algılaması değişir. Bireyin bilincinin donatılması algılamasını değiştirir, algılamasının değişmesi düşünüşünü değiştirir, düşüncesinin değişmesi de eylemini değiştirir. Bu bilinçli değişim, bizim evde, okulda, iş yerimizde vereceğimiz daha sağlıklı kararlar almamızı sağlar. Felsefe ve Doğru Kararlar Felsefe, bizlerin doğru kararlar vermemizi, nerede olmamız gerektiğini, kiminle olmamız gerektiğini, nasıl bir aile kuracağımızı, nasıl bir işte mutlu ve başarılı olacağımızı, nasıl çocuk yetiştireceğimizi, nasıl bir ülkede özgür ve mutlu yaşayabileceğimizi, kısacası kendi seçimlerimizi doğru yapacağımızın bilincini öğretir. Yani seçim ile özgürlük arasında matematiksel bir bağ vardır. Ne kadar seçeneğim varsa, o kadar özgürüm demektir. Ne kadar özgür olursak kendi seçimlerimizde ve kararlarımızda sorumluluk alırız. Sorular ve Sorumluluklarımız Şimdi bizi yönetenleri eleştirirken, onların uygulamalarını beğenmiyorsak, aynanın karşısına geçme zamanı. Biz kimiz? Kendimizi ne kadar tanıyoruz? Ne kadar bilinçliyiz? Kararlarımızı alırken bizi etkileyen dış etkenler nelerdir? Sorular, sorular... Sorulara bilinçli, akıllı, mantıklı cevapları kendimize verebiliyor muyuz? İşte tam burada felsefe giriyor. Seçimlerimizi doğru yapacak kadar bilinçli miyiz? Bilinçli bir şekilde seçimde oy kullandık mı? Seçimde oy verdiğimiz kişinin hangi davranışı, söylemi, politikası, programı bizi etkiledi? Özellikle demokrasinin olmazsa olmazlarından biri olan sandığa giderek, tüm sorumluluğumuzu yerine getirmiş mi oluyoruz? Elbette değil. Bilinçli olup sorumluluk almalıyız. Özgürlüğümüzün bilinciyle sorumluluk almalıyız. Geç Kalan Farkındalık Son zamanlarda ülkemizi 22 yıldır yönetenleri eleştiren sayısının gün geçtikçe arttığını görüyoruz. Bu eleştirilere baktığımızda, kişinin kendi özgürlük alanının kısıtlandığını, ekonomik anlamda gittikçe zorlandığını, adalet ile sorunların ucunun kendisine kadar uzandığını görüyoruz. Yani düne kadar "Bana değmeyen yılan bin yaşasın"dan "Bu kadar da olmaz"a dönüşen, düne kadar iktidarın şak şakçılarının şimdi üzülen, ağlayan hatta isyan edenler olduğunu görmekten sıkıldım. Oysa bilinçli, kendi kararlarını kendisi alabilen, girdiği toplumda bir farkındalık oluşturan kişinin kesinlikle yukarıda sık sık sorduğumuz sorulara verebileceği mantıklı cevapları her zaman vardır. Sorumluluklarının bilincinde ve kendi içlerindeki özgürlüğün farkındadırlar. Kuyruğumuza basıldığında ağlamamak için, her gelene "ağam paşam" diyerek zamanın ve yöneticilerin sundukları ballı böreklerden yararlanırken sesleri çıkmayanların, zorluğu gördüklerindeki hayıflanmaları çok kızdırıyor beni. Siyasetin Sorunları Bu topraklarda siyaset yapanların kiminin ezan, bayrak, toprak; diğer bir kısmının din, iman, mezhep; bir kısmının etnisite'nin gözünü çıkarır şekilde tekçi zihniyeti; diğer yanda Cumhuriyet, Atatürk üzerindeki siyaset yapmaları, son 30 yıldır tüm değerlerdeki geriye gidişin en büyük nedenleridir. Bu bilince ulaşamamanın en büyük nedeni, okumayan, araştırmayan, sorgulamayan, sorumluluk alamayan bilinçsizliğin neticesidir. Eğitim Sistemindeki Geri Adım Bizim ülkemizde felsefe dersleri okullarda geçen yıl kaldırılıp, 1594 felsefe dersi öğretmeni de ihtiyaç fazlası ilan edildi. Sonra da "Türkiye Yüzyılı" adlı yeni olduğu söylenen müfredat programı uygulanmaya konuldu. Felsefenin bir bilim dalı olduğu bilincinden uzak bu "komik" eğitim sistemi ile bu topraklarda bilinçli insan yetişme şansı olabilir mi? En azından bu topraklarda 2000 yıl önce geçmişe dünyaya mal olmuş felsefecileri okumuyorsanız, yetişmiş az sayıdaki felsefecilerimizden en az birinin bir kitabını okuyun. Sonuç Ne olur daha derin yaşayalım. Daha bilinçlenip öyle çocuklar yetiştirelim. Çıkarları düşünürken, önce yaşadığımız ülkenin, sonra insanlığın faydasına olabilecek kararların altına imza atmaya çalışalım. Bu dilek ve duygularla, yeni yılın daha doğru bilinçli kararlar aldığımız, soru sormaktan, araştırmak, eleştirmekten çekinmeden doğru kararlar vereceğimiz bir yıl olmasını dilerim. Sevgi ve selamlarımla,

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:01

Erhan Kırçuval'ı Anmak

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ulusumuza, özellikle de çocuklarımıza ve tüm dünya çocuklarına armağan ettiği, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı, başta çocuklarımız ve Cumhuriyet değerlerini savunanlar tüm içtenlikleri ile geçen ay kutladılar. Okullarda şenlikler yapıldı, illerde seçilen şanslı çocuklar bir kaç dakikalığına da olsa Vali, Belediye Başkanı ya da Meclis Başkanlığı koltuklarına oturarak, düşüncelerini basın mensuplarına ve halkımıza anlattılar. Kimi emirler verdi, kimi basının sorularını cevapladı. Bu duyguyu yaşamış biri olarak, çocukluğumun en onur duyduğum anlarından olarak hafızama kazıdım. Çocuklarımıza armağan edilmiş bu bayram günü, Malatya'nın çok sevdiği, namuslu gazeteciliğe en iyi örneklerden biri olan "Paşa"nın, yani Erhan Kırçuval'ın da ölüm yıl dönümüydü. O da büyük bir Atatürk ve Cumhuriyet hayranı idi. Çocukların bayram ettiği bir günde öleceği, ona, önceden söylenseydi; belki de buna itiraz bile etmezdi. Ama merhum Erhan Kırçuval ağabey çok genç yaşta aramızdan ayrıldı. Kırk yedinci yaşında, kayısıların çiçekten çağalaya geçtiği günlerden biri olan 23 Nisan 1989'da aramızdan ayrıldı. Oysa o sevdiği kentin takımı Malatyaspor'un ligi 5. sırada bitirip UEFA kupasına katılma hakkı kazandığını, o yıl Şampiyonlar ligi grubunu üçüncü sırada bitiren FC Basel ile eşleştiğini, ilk maçı Malatya'da oynamış, ama kendi saha ve seyircisi önünde 2-0 yenildiğini, İsviçre'de oynanan maçta ise, sahaya yüreğini, onurunu koyan bir takımın çıktığını göremeden ayrıldı aramızdan. 90 dakika sonunda maçı Malatyaspor Celalettin'in golleriyle aynı sonuçla kazanarak, maçı uzatmaya götürmüş, uzatmalarda gümüş gol uygulaması ile bir gol yiyen, Malatyaspor elenmiş olmasına yüreği dayanamayacaktı. İşte bunların hiç birini görmeden, erkenden aramızdan ayrıldı Erhan Kırçuval. Onun, iyi, cesur ve namuslu bir kalem olmasının yanında, nüktedan kişiliği, bunca yıl geçmesine rağmen hala dillerden düşmüyor. Kimi zaman, yaşanmış komik olaylar ve sözler bile, Nasrettin Hoca Hikayeleri gibi ona mal ediliyor. Malatya'da hangi siyasi, etnik ya da sosyal çevre olursa olsun, az sayıda olan sivil toplum kuruluşu, onun giremeyeceği yer yoktu. Malatya ve Malatyalı onu sever, o da bunun farkında olarak, en büyük değerlerinden olan bu şehri severdi. Bu karşılıklı sevgi, onun adının bu güne kadar saygı ve sevgi ile gelmesine neden olmuştur. Onu, İnönü Üniversitesi kurulma çalışmalarında mütevelli heyeti içinde göreceğiniz gibi, Kayısı Şenliği'nin, Festivale dönüşmesine kadar, şehrin tüm güzel işlerinde görmeniz mümkündü. O, Malatya'ya olan sevgisinden, o dönem Bab-ı Âli denen, ulusal basının ve gazetelerin herhangi birinde yazması çokta zor olmamasına rağmen şehrini terk etmemişti. Malatya'ya gelen KİT müdürlerinin korktuğu, kaleminden çekindiği gazetecilerden biriydi. Rahmetle andığımız, Turgut Özal, Erdal İnönü, Metin Emiroğlu ve diğerleri gibi birçok siyasetçi ile birebir görüşür, onlara Malatya ile ilgili sıkıntıları, sorunları kolaylıkla dile getirirdi. Malatya onun en büyük değeriydi. Benim Erhan Ağabeyi yakından tanımam, Malatya Gençlik (Gücü)'te oynadığım dönemlerde olmuştu. Kulübümüzün yemeklerindeki sohbetlerinde onun komik anıları, kah kendi ağzından, kah diğer yöneticiler tarafından anlatılır, katıla katıla gülmemize neden olurdu. İlk duyduğum, doğrulatmayı hiç düşünmediğim, annesiyle olan bir diyaloğu olmuştu. Annesi "Paşa çok içiyorsun. Bir daha içersen sana sütümü helal etmem" demesinin ardından, Erhan Ağabey, Malatya'da genelde peynir yapılıp, tuzlu suya yatırılmasında kullanılan, beyaz, plastik bidon dolusu sütü anasına getirip; "Al ana, bana emzirdiğin sütten daha fazlası vardır bu bidon içinde" demiş. Bu hikaye ne kadar doğruydu? Ne önemi vardı doğru olup olmamasının. Böyle nüktedan bir şahsiyete, ona ait olmasa da bir tebessüm ettirecek nice güzel anı mal edilmişti. Biz genç futbolcular olarak onun ne kadar hazır cevap, nüktedan, bunu yapmaktan da zevk alan biri olduğunu yaşayarak görüyorduk. Tüm Malatya Spor Camiası'nın bildiği, "Vali olayı" YSE'ye geçici işçi alımında, kendi sporcularının sınavda başarılı olması için sarf ettiği gayret gibi bir çok hikaye hemen aklımıza geliyor. Ulusal basının temsilcileri gerek Malatyaspor maçları için Malatya'ya geldiklerinde, gerekse, sanat, siyaset alanında şehri ziyaret edenlerin uğrak yeriydi Erhan Kırçuval'ın bürosu. Görüş Gazetesi onun döneminde en ilgi gören yerel gazeteydi. Daha sonra yayın hayatına başlayan Hamle'nin de kurulmasında emekleri olduğu gibi isim babasıydı. Çok zeki, dünya görüşü ve modern oluşunu, bolca okumasına bağlardı. Ama her şey bir yanaydı. Erhan Ağabeyin en güzel yanı, espirileriydi. Kimi burada, kitapta paylaşılmayacak kadar olsa da, o, her daim bir tebessümle anılmayı hak ediyor. Şimdi, biz onu sevenler, ailesi, basın camiası 23 Nisan'da yeniden andık mı? Ruhuna güzel sözlerle selam yolladık mı? Soru yeter mi? Malatya, değerlerini taş değirmende öğüten, un gibi eden bir şehir oldu. Bu şehre ait kültürel, sanatsal, siyasal değerlerini yaşatmak Erhan Kırçuval gibi daha nice değerinin ismini bir yere vererek, anma günleri düzenleyerek yâd etmek bize yakışan olmalı. Bu vefa borcunu sadece Erhan Kırçuval için istemem, Malatya büyük değerler her daim çıkartmış, ama yaşatabilmiş mi? Bu soruyu sorarak bitirirken, yıkılmış, tarumar olmuş şehrime selamlarımı yolluyorum Malatya... Mehmet YILDIZ Moers / Almanya

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 01:00

Direniş ile Değişim ve Kitaplar

Kapitalist bir dünyada yaşıyoruz. Gücü sarsılmaz ve kaçınılmaz görünebilir. Ama bir zamanlar kralların ilahi hakları da öyle görünüyordu. İnsan eliyle yaratılan her güç, insan eliyle değiştirilebilir. Direniş ve değişim genellikle sanatla başlar. En çok da bizim sanatımızda, yani kelimelerin sanatında... Bu zamanlarda yaşadığımız hayata dair başka bir gelecek düşleyebilen, korkularla kuşatılmış toplumumuza ve onun teknoloji bağımlılığını aşarak başka bir var oluş biçimi hayal edebilen yazarların sesine ihtiyaç duyacağız. Belki de bu sesler bizi umuda götürecek. Çünkü kitaplar yalnızca ticari bir ürün değildir. Sanatın amacı, kâr arayışıyla sık sık çatışır. Ancak sanatın ödülü kâr değil, özgürlüktür. Yazma Sanatının Önemi Yazma sanatı, belki de ülkemizin yüz akı olabilecek üretim faaliyetlerinde çok önemli, hatta ilk sırada diyebilecek kadar önemli bir yerde. Ama kitap okuyan sayımızda ise nüfusumuza göre inanılmayacak bir gerileme olduğu aşikâr. Diğer yandan yazar sayımızda inanılmaz bir artış var! Kitap kapağının arkasında, elinizdeki kitabın türünü, yazarını, editörünü, baskı yılı, sayısı gibi kitaba ait özelliklere baktığımızda yazarın ilk kitabı, muhtemelen baskı masraflarını kendisinin veya yakınlarının karşıladığı kitabın içeriği "Kişisel Gelişim" yazıyor diyelim. Sonra fikir sahibi olmak için yazarı, edebi kişiliği, yazım kabileyetine tanıklık etmek adına kitaba, yazarına sorular yöneltmek geçiyor içinizden. Kitabın yazarının çok genç biri olduğunu görünce, kişisel gelişim denen türe ne örnek bulabileceğimizi sorguluyoruz ister istemez. Sonuç? Genç yazarımız, başından geçen olumsuzlukları ve nasıl kurtulduğunu, hayata ve olaylara nasıl pozitif baktığını arkadaşıyla "sohbet" kıvamında okuyorsunuz. Ne bilimsel bir yaklaşım, ne sosyolojik bir gözlem, ne psikolojik ne de felsefi bir şey bulamıyorsunuz. En azından kişisel gelişim alanında söz sahibi olmuş, kitaplar yazmış, ulusal ya da uluslararası değere sahip makaleler yazmış, mesleğinde kendisine bilimsel anlamda sorular sorulan birinden örnekler, alıntılar bile bulamıyoruz. Ne Yapmalı? Şimdi ne yapmalı? Yazma isteğini köreltmek için "Bu ne? Bu nasıl bir kitap?" mı demeliyiz? Bu sorunun cevabını ben bulamadım. Zira ben kendimden sorumluyum. Haftada bir kitap bitirmeye, okuduğum kitapların konu dağılımını, yazar sayısını artırmaya devam etmeye, her kitapta kendimce çıkarımlar yapmaya çalışıyorum. Zira kitapların nasıl bir derya olduğunu, her okuduğunda yaptığın çıkarımlar sonucu öğrenmenin sınırının olmadığını yeniden keşfediyorum. Her kitabı ne, nerede, ne zaman, nasıl, niçin, kim gibi gazeteci sorularıyla karşılaştırmaya devam ediyorum. Bu sorular bize, kitap ya da süreli yazılar yazanlara, daha kapsamlı, derinlemesine araştırmaya, incelemeye gerek duyduğumuzu gösteriyor. Ama kitabın kapağının içine kitabın içeriğini yazmak yetmiyor. İçini doldurmamız gerekiyor. Şayet yazdıklarımız, bizim raflarımız dışında başka insanlara da ulaştırmak gibi bir gayemiz varsa, yazmadan önce okumalıyız. Hadi imla hatalarını kitabı basan yayınevi ya da kendimizin istediği bir editör düzeltiyor diyelim. Ama kitapta bir önerme, tez, antitez sonunda sentez yoksa, kitabımızın felsefi, analitik bir yanı yoksa kitap yazmaktan ileri gitmemiş, asıl görevini yerine getirememiştir. Yazar Olmak Evet, yazar olarak hiçbirimiz doğmadık. Ama yaş aldıkça kabiliyetlerimizin farkına kimi zaman kendimiz, kimi zaman çevremizdekiler varırlar. Edindiğimiz çevrede yaşayanların yazım sanatı, edebiyat ile olan yakınlıkları bizim gelişmemizi, ufkumuzun genişlemesine yardımcı olur. Yaptığımız gözlemleri başka insanlarla paylaşmak, duygu derinliklerinizi başkalarıyla paylaşmanın bir yoludur yazmak. Yazmak, beynin spor yapması, birikmiş enerjinin atılması ile rahatlama halidir. Diğer yandan ayna vazifesi, ışığın yansımasıdır. Elbette biz yeterince ışığı alıp yansıtma görevimizi iyi yapabildiğimiz sürece yazdıklarımız bir anlam kazanır ve ulaştığı yüreklerde de sevgiye dönüşür. Işığınızın bir ömür sürmesi, yüreğinizde damıltarak karşınızdakine ulaştırmaya çalıştığınız güzel duygularınızın okuyucuyu sarhoş etmesi dileklerimle. 10 Şubat 2025 Moers

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 00:58

Çocuklar, Kadınlar, Hayvanlar

Eğitim, sağlık, yaşama, barınma, cinsel ya da psikolojik sömürüye karşı korunma gibi haklara sahip olan çocuklar, yetişkinler ya da diğer çocuklar karşısında savunmasızdır. Bu nedenle çocuklara bazı hakların verilmesi ve bu hakların korunması, tüm çocuklar için önemlidir. İnsan hakları kavramının içinde düşünülmesi gereken çocuk hakları, günümüzde gelişmiş ülkelerde iyi bir şekilde korunurken, gelişmemiş ülkelerde çocuklar sömürüye uğramaktadır. Beslenme ve barınma gibi en temel ihtiyaçlardan dahi mahrum bırakılan çocuklar, eğitim hakkından da uzak kalmaktadır. Çocuk istismarı ve ihmali konusunda yasaların uygulanmasında ciddi eksiklikler ve duyarsızlıklar var. Bu artışın en önemli nedeni ise yoksulluk ve ekonomik bunalımdır. Eğitimden uzak, çalışmak zorunda kalan çocukların diğer bir sorunu erken yaşta suça itilmesi, kanunların diğer birçok insan hakkı konusunda olduğu gibi yetersiz kalışı, uygulamalardaki yanlışlıklar, her yıl mahkeme önüne çıkan çocuk sayısında hızlı bir artışa neden olmaktadır. Ülkeyi yöneten siyasetçilerden eğitimcilere toplumun her kesiminde çocuk haklarına dair bilgi, bilinç ve farkındalık eksikliği görülmektedir. Çocuk ihmali ve istismarının, çocuğun sağlığına zarar verebilecek, gelişimini engelleyecek her türlü duygusal, fiziksel, cinsel tutum ve davranışları, ekonomik sömürüyü ve ihmali içermektedir. Beton dikmekte mahir olanlar, bu ve benzeri insan hakları konusunda üzerlerine düşenleri yapmamakla birlikte, suç ve suçluyu cesaretlendirecek birçok eyleme imza atmaktan uzak durmadılar. Kadın Hakları Kadın hakları konusunda çok mu iyiyiz? Söz konusu ihlaller coğrafyaya göre değişiklik gösterse de temelde tüm dünyada olduğu gibi bizde de farklılıklar göstermektedir. Tüm dünyada kadınlar, yaşadıkları bölgenin mevcut siyasi, ekonomik, kültürel ve coğrafi durumuna bağlı olarak türlü hak ihlallerine maruz kalmaktadır. Araştırmalar dünyada her gün 137 kadının aile üyelerinden biri tarafından öldürüldüğünü ortaya koymaktadır. Çocuk gelinler, zorla çalıştırılma, cinsel sömürü, taciz, fiziksel şiddet, eğitimden mahrum bırakılma, iş hayatındaki ayrımcılık ve siyasi katılıma erişim gibi problemler, başlıca kadın hakları ihlallerindendir. Kadınların hak ihlallerine maruz kalmalarının veya temel haklarından mahrum bırakılmalarının çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Bu sebepler coğrafi, dini, kültürel ve ekonomik koşullarla doğrudan bağlantılıdır. Dünya genelinde, örneğin Afganistan'da kadınların ve kız çocuklarının eğitimlerinin kısıtlanması, İran'da devam eden protestolar, çeşitli Avrupa ülkelerinde doğum izni ve eşit işe eşit ücret gibi taleplerle yürütülen kampanyalar, Güney Amerika'da kız çocuklarının cinsel sömürü amacıyla kaçırılması gibi insan haklarını ve kadın haklarını ihlal eden birçok mesele bulunmaktadır. Kadın haklarının ihlali konusunda, en büyük ihlal kadınların özellikle de yakınları tarafından öldürülmesi, ülkemizde son yıllarda daha çok dikkat çekmektedir. 2022 yılında 324 kadının öldürüldüğü, 245 kadının ölüm şekli ise şüpheli bulunmuştur. Bu rakamlara bakıldığında, ortalama günlük bir kadının öldürüldüğü görülmektedir. Kadına yönelik şiddet olayları da oldukça sık yaşanmaktadır. Türkiye, %38 oranla kadınların en fazla şiddete maruz kaldığı OECD ülkesidir. İstanbul Sözleşmesi'ne ilk imza atan ülkelerden biri olan Türkiye, radikal bakış açısının galibiyeti sonrasında, sözleşmeyi yürürlükten kaldırmıştır. Hayvan Hakları Çocuk, kadın, kısacası insan hakları alanında başarısız bir sınav veren ülkemizde hayvan haklarının iyi olmasını beklemek, elbette bir rüyadır. Türkiye'de son dönemde gündemde olan güncel bir sorun olarak, hayvanlara yapılan eziyetler ön plana çıkmaktadır. Basına yansıdığı üzere, sokaktaki hayvanlara yapılan eziyetler birçok kere kamuoyunun büyük tepkisini çekmiş ve eziyet eden kişilerin cezasız kalması veyahut çok az bir ceza ile sıyrılması insanları vicdanen rahatsız etmiştir. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, hayvanı korumak konusunda çok kısıtlı bir işleve sahiptir. Ancak, Türkiye'de hayvanların korunmasına özgülenmiş ilk düzenleme olması bakımından önem arz etmektedir. Kanunun 1. maddesi uyarınca "Bu Kanunun amacı; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır. " Peki şimdi neler oluyor? AKP, sokak hayvanları ile ilgili yeni düzenleme için Hayvanları Koruma Kanunu'nda değişikliğe hazırlanıyor. Düzenlemeye göre belediyeler başıboş köpekleri toplayacak, barınaklarda bakım ve aşılama işlemi yapılacak, barınaklardaki köpekler için sahiplendirme ilanı verilecek, 30 gün içinde sahiplendirilmeyen köpekler uyutulacak. Oysa sosyalleşmiş bu hayvanların bilimsel yollarla bu hayvanların popülasyonu düşürülebilir. Kısırlaştırılma, üretim çiftliklerinin durdurulması, petshop'ların kapatılması ile bu sayı azaltılabilir. AKP yine Avrupa ve Amerika'da uygulanan kötü yöntemleri almayı deneyerek kendilerine yakışanı yapmaktadır. Ülkede birçok yasa dışı hayvan üretim çiftliklerini kapatmayı denemek yerine, 30 gün içinde sahiplendirilemeyen köpekleri uyutmayı (öldürmenin yumuşak şekli) seçiyorlar. Hadi siz o düzenlemeyi meclise getirin de görelim. Bu kez alacağınız cevap 31 Mart seçimlerinden daha ağır olacaktır. Siz kendinizi imha etmeyi kafanıza koymuşsunuz, ama bunları sokaklardaki canlıları öldürerek yapmayın. Gidin kendinizi siyaseten öldürün. İkinci bir ANAP yolda. Bilginize... Yeşili, doğayı, çocuğu, kadını sevmeyen, sadece yandaşlarını ve betonu sevenlere...

Devamını Oku
Köşe Yazısı
08 Haziran 2026 00:56

BİT PAZARINA NUR MU YAĞDI?

"Savaş döneminde bile böyle bir enflasyon görülmedi." Söz bana ait değil. Sözü söyleyen, 1965-1993 arasında 7 farklı hükümette 10 yıl 5 aylık süreyle bu ülkede başbakanlık yapmış rahmetli Demirel'e ait. Sözleri kimin için söyledi derseniz, herkesin "baba-kız" diye göstermesine rağmen yıldızları hiçbir zaman barışmayan, ülkenin ilk kadın başbakanı olan Çiller'e söylemişti. Kimi zaman ince bir mizah işçiliği ile lafını hedefine gönderen Demirel, başarısız bulduğu Çiller'i, en son Erbakan ile olan 54. hükümet ortaklığında sıranın Çiller'e gelmesine rağmen "Bana hükümet empoze edemezsiniz" diyerek Çiller'in göreve gelmesini engellemişti. Cumhurbaşkanı Demirel ve Çiller'in yıldızının hiç barışmadığını "Kadın olmasa camdan dışarı atardım" (Faik Bildirici - Maskeli Leydi) diyerek görüşünü belirtiyordu. Neydi Demirel gibi usta bir politikacıyı bu denli kızdırıp Çankaya Köşkü'nden başbakan adayı ve partisini emanet ettiği kadına cephe almasına neden olan? Çiller, Demirel'in daveti ile Doğru Yol Partisi'ne katılmış, ekonomiden sorumlu devlet bakanlığından sonra da 50. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni kurmuştu. Çiller başbakan olarak ekonomiyi doğrudan ya da dolaylı olarak yönlendiren tüm kamu kuruluşlarını (Merkez Bankası, kamu bankaları, Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı, SPK, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, DPT, Tanıtma Fonu, Yüksek Planlama Kurulu Başkanlığı, Para-Kredi ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı) kendine bağlayarak âdeta ekonominin tek hâkimi oldu. Hazine'den Sorumlu Devlet Bakanı olduğu dönemde fikir ayrılığına düştüğü Merkez Bankası Başkanı Rüştü Saraçoğlu, Çiller'in DYP'nin genel başkanı seçilmesi ve başbakan olarak atanması ile Temmuz 1993'te başkanlık görevinden istifa etti. Tansu Çiller'in faizleri yapay biçimde emirle düşürme girişimi, 1994 başlarında mali piyasalarda krize neden oldu. Krizin etkilerini yumuşatmak için yürürlüğe konan program paralelinde 5 Nisan Kararları (1994) alındı. Tansu Çiller'in imza attığı 5 Nisan kararları kapsamında TL'de yüzde 51 oranla Cumhuriyet tarihinin 3. en büyük devalüasyonu gerçekleşti. Sıcak para girişini hızlandırmak için Hazine bonosu, tahvil ve repo gelirlerinden alınan yüzde 5'lik vergi oranı kaldırıldı. Serbest bırakılan döviz kurları bankaların inisiyatifine terk edilirken, 24 Ocak 1980'de KİT'lere tanınan zam yapma yetkisi geniş bir şekilde kullanıldı. Özellikle TEKEL ürünlerine büyük oranlarda zam yapıldı ve ek vergiler getirildi. Akaryakıt vergileri yüzde 10'dan yüzde 25'e çıktı. 8 Temmuz'da 14 aylık bir stand-by anlaşması imzalanarak IMF'nin maddî desteği alındı. 14 aylık süre sonradan altı ay uzatıldı ama 1995'in sonlarında erken seçim kararı alınınca istikrar programı yarım kaldı. Bunun üzerine stand-by anlaşması da fiilen sona erdi. Bunca lakırtıyı niye anlattım diye soranları çok bekletmeyeyim. 16 Nisan 2017 referandumu ile ne oylamıştınız? Hemen söyleyeyim: 9 Temmuz 2018 tarihinde uygulamaya başlanan Başkanlık tipi Hükümet sistemi'ni. Bu sisteme geçişle beraber Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hükümet kurma yetkileri, halk tarafından seçilen cumhurbaşkanına aktarıldı. Cumhurbaşkanı Devlet'in Başı'dır. Yürütme yetkisi cumhurbaşkanına aittir. "Verin, verin bana evet deyin, rahatlayın" deniyordu devletin TV'si başta olmak üzere tüm TV'lerin tanıtımlarında. Böyle bir sistem dünyada ilk ve tekti. Aksini bilen yazabilir. Bu sistemin uygulamaya girmesiyle şahsî politikaların anayasallaştırılıp yanlış uygulamaların düzeltme imkânı da ortadan kaldırılmıştır. Yetkilerin tamamen bir kişide toplanmasıyla popülizm, kibirlenme, muhalefete karşı husumet, sistemi frenleyecek erklerden yoksun kalması "bizden olan" ya da "karşıdakiler" gibi yıkan, yakan, ötekileştiren bir hâle bürünmüştür. Çıkan yanlış kararnameler ile yetkisiz, bilgisiz, liyakatsiz atamalar 90'lı yılları ve Çiller'i aratır olmuştur. Şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık, denge ve denetleme tamamen ortadan kalkmıştır. Bir insanın iki dudağı arasındaki kararla, yeterli olmamalarına rağmen önemli yerlere atananların beceriksizliği, donanımsızlığı halkımıza 100 yıllık Cumhuriyet tarihinin en zor zamanlarını yaşamalarına neden oluyor. 9 Temmuz 2018'den sonraki 4 yılda siyasî ve ekonomik krizlerin sonu gelmediği gibi uygulamaya başlanan ilk 4 yılda TL yüzde 74 kayıp yaşamış, TÜİK verilerine göre enflasyon yüzde 173,6 oranında artmıştır. Diğer yandan işsizlik sayısı ve oranları iyileşti mi? Elbette hayır. Parlamenter sistemin son ayı Haziran 2018'de yaklaşık 3 milyon 300 bin işsiz ile yüzde 10,2 olan işsizlik oranı, Mart 2019 ayı itibariyle 4 milyon 500 bin işsizle yüzde 14,1 oranı ile yeni sistemin bu halk ve bu topraklara hiçte uygun bir sistem olmadığını erkenden göstermiştir. Sosyal ve siyasal göstergeler açısından bakıldığında Türkiye, değerlendirmeye alınan 167 ülke içerisinde demokrasi sıralamasında 103. sırada görünüyor. Hukukun üstünlüğü sıralamasında toplam 139 ülke arasında 117. sırada yer alırken, siyasî istikrar endeksinde ise 194 ülke arasında 170. sırada yer almaktadır. Dünya basın özgürlüğü endeksinde 180 ülke arasında 153. sırada, kamu görevi etkinliği endeksinde 38 ülke arasında 32. sırada, son olarak çevresel performans endeksinde ise 180 ülke arasında 99. sırada yer alarak, bu yeni Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen ceberrut sistemin ülkeyi getirip çukurun dibine bıraktığını göstermektedir. Halk açız, yoksuluz, eğitimde bittik, sağlıkta binalar güzel doktor yok, eğitimde yeniden tebaaya dönmüşüz, ilkokullara ya "iyi ablalar" gelip din ile süslenmiş çağdaşlıkla uyumsuz, ya da sarıklı takkeli amcalarla dinî ritüeller anlatılmaya başlandı. Yükseköğrenimde ilk yüzde üniversitemizi çok arasam da bulamıyorum. Artık ilk 500'de iki üniversitemizin oluşu ile avunuyoruz. Simidi'n 10 TL'den ucuz olduğu ilimiz yok. Emekliyi onları zaten yaşıyor sayan yok. Çalışanların yüzde 46'sı 17 bin lira ile çalışıyor. Mehmet Şimşek'e tavsiyem: asgari ücrette bulunan 2 lirayı da her ay keserek tasarruf tedbirlerine katkıda bulunabilir ve Merkez Bankası'ndaki eksilerimizi azaltabilirler. Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı. Erdoğan'a Merkez Bankası başkanı dayanmadığı gibi, Mehmet Şimşek'in de bu ülkeye zerre kadar bir getirisi olacağını uzaklarda da göremiyorum. Almanya Moers'den sevgiler sunarım…

Devamını Oku
Köşe Yazısı
06 Haziran 2026 23:25

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Oldum olası severim masalları, masallarımızı. Kış günleri kimi zaman bizim evde, karşımızdaki Dişçi Yusuf'un evinde, Meryem Abla'dan ya da Gülizar Abla'nın masalları ile büyüdük. Bunlar bizim hayal dünyamızı geliştiren, çoğunun sonu mutlu biten, uzun kış gecelerimizin en güzel eğlencelerindendi. Bastık, kuru üzüm, kuru dut, ceviz de bu masallara eşlik ederdi. Şimdi büyüdük, masallarımızda kahramanları da, içinde geçen olaylar da çok değişti. Bilmem ben de komşu kadınları Meryem ve Gülizar ablalar gibi güzel anlatabilir miyim? Ama deneyeceğim. Kim bilir sizin de duyduğunuz, yaşadığınız olaylara benzerlik gösterecektir. Anlatacağım masal ve kahramanları kim bilir? Bir zamanlar, kimine göre Ortadoğu'da, kimi için Avrupa'nın doğu ucunda, kimisi için de Asya'da bir devlet varmış. "Bu nasıl devlet?" der gibisiniz. Ama gerçekten de öyle; jeopolitik yapısı ve konjonktür denilen, kısacası bir ülkenin ekonomik hayatının yükselme ve alçalma yönünde gösterdiği inişli çıkışlı, dalgalı hareketlerine göre ülkede yeri değişip duran bir ülkeymiş. Gün gelmiş 60 yıl kapısında beklemekten bıkan Avrupalı, kimi zaman "dünya beşten büyüktür" deyip Çin'e maçine bel bağlayan, bazen de Araplara ve coğrafyalarına olan hayranlık sebebiyle ülkenin yerinin değişmesi sebebiyle ait olduğu coğrafyayı kestiremedim. Bu ülkede kimi ekmek derdine düşmüşken, kimi ekmek yerini pasta yiyormuş. Ülkede bir gün birkaç akıllı, bu "adaletsiz" gidişata kızmış ve bir masa etrafına oturarak kendilerince çözüm aramaya başlamışlar. Bu masa etrafında başta iki, sonra üç, derken bu sayı zamanla altıyı bulmuş. Bu masaya başta basın ve halkın bir kısmı "Altılı Masa" demeye başlamışlar. Bu masadakiler mütemadiyen toplantılar yapıp kararlar alırlarmış. Metinler yayınlanırmış. Masaya eskiden "hükümdarın sirkinde" çalışan iki kötü "hokkabaz" da eklenmiş. Başka yerde olsalar iki koyunu dahi güdemeyeceklerini kendileri bilseler de bu masada kendilerine yer bulmuş bu iki kötü hokkabaz. Hele bu iki hokkabazdan biri varmış ki, arada "bir konuşursam yer yerinden oynar" gibi sözlerle, boyundan ve toplumdaki karşılığından daha büyük laflar edermiş. Öyle düzenli toplanıp disiplinli görünüyormuş ki bu masadakiler; halkın saf ve iyi niyetli bir kısmı umut beslemeye başlamışlar. Hükümdar bir gün bir karar aldığını söyleyivermiş. "Neymiş bu karar?" sorar gibisiniz. Seçim! Seçimi gösteriş, şaşaa ile yapan hükümdar, sarayında çalışanları, dışarıdaki destekçilerini, şakşakçı ve adlarına trol denilen parayla köşe sahiplenenlerin tamamını bu seçimler için seferber etmiş. Buna rağmen ülkede yaşayan, uyutulan, büyük bölümü afyon bağımlısı tebaa, halk olduğunu sanarak "Ne mutlu bize böyle demokrat bir hükümdarımız ve demokrasi ile yönetilen bir ülkemiz var" diye sevinç nidaları atıp, akşamları kendilerine "muhalif" denilen TV kanallarında bir takım kravatlı adamlarca tartışıp durmuşlar. Bu Altılı Masa'dakiler kendilerini o kadar inandırmışlar ki "şu ilçe senin, bu il benim" diye hummalı bir seçim çalışmasına girmişler. Halkın bir kesiminde bir umut oluşmuş ki sormayın gitsin. Üstüne üstlük bir de seçim sonuçlarını ölçen araştırma şirketlerinin sonuçları bu ümitleri havalandırmış. Kimi 2 puan derken, diğeri azıp 6 puan hükümdardan önde göstermez mi bu Altılı Masa'yı ve adaylarını. Ama tüm umut bağlayanların, masadaki beş oturanın ve halkın unuttuğu biri varmış; saç rengi gibi düşünceleri de değişen bir kadınmış bu. Seçime çok az bir süre kala masadaki bu kadın altına işemiş. Ve masadan kalktığını hışım dolu sözlerle ulu orta yerde anlatmış. Oysa masadakilerden hiç kimse bu saç rengi gibi fikirleri değişen kadına, masadaki içeceklerden içmesi için zorlama ya da baskı yapmamış; bilakis masada ne var ne yok tüm içeceklerden kendi isteğiyle içmiş, sonucunu ise masadakilere yüklemiş. Başta gösterdikleri aday olmak üzere tüm masa arkadaşlarını bu olayda sorumlu tutmuş. Aradan iki gece, 70 saat geçmiş ki saç rengi gibi fikir değiştiren kadın, yeni cicilerini de giyerek, biraz suratı düşmüş şekilde masadakilerin yanına geri dönmüş. "Eee?" der gibisiniz, devam ediyorum masalımıza. Bu dönüşte suçlu kendisinden ziyade masada kalanlarmış gibi, çevresindekilere anlamsız, gülmekle utanmak arasında bir eda ile bakıp durmuş. Seçimler bitmiş ve bu Altılı Masa arkadaşlarının adayı seçimi 2 puan farkla kaybetmiş. Masal ya bu, bizim saçı gibi fikirleri değişen kadın seçimin kaybedilmesinin sebebini kendisinden başka herkese yüklemekte bir beis görmemiş. Oysa onun altına işlediğine herkes şahitlik yapsa da kadın "Nuh" demiş "peygamber" dememiş. Sonra da olup bitenden kendisinin bir suçu yokmuşçasına, bir hafta sonu masadakiler dışında, kendisinin oyun oynadığı daha yakın arkadaşlarını da terk edip kayıplara karışmış. Ülkenin basını, haber siteleri, TV'leri her yerde kahraman kadını aramaya başlamışlar. Yok, yer de yarılmamış ki içine girsin. Bulunamamış. Bir gün aniden yeni saç rengi ile bir zamanlar hışımla ve aşağılayarak bahsettiği hükümdarın sarayında, diğer adı ile Külliye'nin içinden sarı bir papatya gibi görünmez mi? Bak şu Allah'ın işine şimdi. Kayıp bulunmuştu, hem de nerede mi? Bir zamanlar "Gelin hanım dua et, Rize'den ileriye gitmeden ders verdiler" diye buyuran hükümdarın, yeni iş, mevki, makam dağıttığı sarayında bulunmuş. Şimdi tüm masal severlere soruyorum: Bu masalda anlatılmak istenen ne? Kahramanlarımızdan hangisi seçime girip 2 puan farkla kaybetmiştir? Umutlarını bir başka bahardaki demokratik seçime erteleyen, hükümdarın tebaa gördüğü, bir kısmının ise hâlâ yasa, adalet diye türküler söylediği halk mı, yoksa işemesine rağmen her dönem mevki, makam bulabilen, hatta makam aracı olarak da beyaz Toros seçen kadın mı, ya da seçileceğine inanan, bu uğurda açılım üstüne açılım, helalleşmeden bitap düşüp sağ şarampole devrilen, beş benzemezi bir arada tutan, yumuşak mizaçlı, devlet işleri geleneği ve terbiyesi almış, eline-diline-beline düsturunu benimsemiş, yetim hakkını bilen, her dönem kötü danışmanlarının azizliğine uğrayan, kaybetmeyi öğrenmiş adam mı? Cevabı siz yurttaşlarıma bırakarak, masalımızı bir başka sefer devam ettirme sözü ile saygılarımı sunuyorum. MEHMET YILDIZ

Devamını Oku
Köşe Yazısı
06 Haziran 2026 23:24

ATİLLA KANTARCI

Malatya Sevda ise, Sevdalılara Sahip Çıkın Gezmeyi, gezdiğim yerlerdeki doğal dokuyu, mutfağı, alıșkanlıkları, șehre ya da kasabaya ait bilinen özellikleri öğrenmeyi sevdiğimden, sadece görmüș omaktan ziyade; bende ne bıraktığı beni daha fazla ilgilendirir. Kimi șehirlerimizin kendilerince “muhteșem mutfak kültürü“ bazılarının yüzyıllara ulaștığı söylenen ve görünen“ mimarisi“ kalır aklımda. Kimi ziyaret yerlerinde ise denizi, kumsalı, tarihi kalıntıları, içinde bulunduğumuz ruh hali, aldığımız eğitim, görgümüze göre aklımızda yer yapar, unutulmayacak șekilde bizde izler bırakır. Dünyada değișik coğrafyalarda 20 den fazla ülke, bir çok bașkent ve önemli șehirlerini görmüș biri olarak, hepsinin bende bıraktığı etki, heyecan bașka bașka. Ama ben gezip, gördükçe hep bașa döndüm. Yașım kırkı geçtikten sonra bu geri dönüș, doğduğum topraklara olan özlem artarak devam etti. Doğduğum topraklarda,“ben de kalan ne?“ Düșündüğümde, ilk bakıșta çok șeyin aklımda kalmadığını fark ettim. Taa ki memleketine așık, yöremize ait hafızayı gün yüzüne çıkarıp, bunu yazıları ile,gerek Malatyalıya, gerekse ilgi duyanlara çıkardığı üç kitapta toplayan, dünümüze ait yașanmıșlıkları, caddeyi, sokağı, oyunları, cemiyet hayatını, esnaf, komșuluk, büyük- küçük ilișkilerini, sporu, sanata dair ne varsa anlatan, günümüze kısmen tașınan konușma șeklimizi, araç -gereç isimlerine kadar saymakla bitmeyen onlarca konuyu duyduğum insan Atilla Kantarcı`nın yazılarının, ben ve benim gibi doğduğu topraklara özlem duyanların aydınlatması bakımından çok değerli buluyorum. Toplumsal hafızayı en iyi besleyen kaynak, bu değerlerin yazıya aktarılarak, bir sonraki kușaklara ulaștırılmasıdır. Bunu da kentini seven biri olarak güzel yapıyor. Diğer yandan benim bu konulara olan ilgimin asıl sebebinin, 30 yıldır Almanya`da yașıyor olmam ile izah edemiyorum. Kentimin gerçek değerlerinin, 6 șubat depremi ile yıkılan binaları gibi, bir bir göçüp gitmesindeki endișem de olabilir. Hayrettin Abacı, Adnan Işık, Celal Yalvaç gibi șimdi rahmetle andıklarımızın birer değer olduklarını ancak öldükten sonra anladığımız gibi… Șahsen tanıdığım, yıllarca değișik yönetim kurullarında, değișik görevler alsa da, hep Malatyaspor`un içinde olan biriydi. Malatya Gençlik`te futbol oynamaya bașladıktan sonra, bizden büyük ağabeylerimizin gittiği Kantar Kıraathanesinde, genelde takım elbiseli güzel giyimiyle, yakıșıklı, kendini iyi yetiștirmiș, asil durușu olan biri olarak, kıraathanenin sağ tarafındaki Kantar Otel`in girișinde görürdüm. Kantar Kıraathanesinde ben oyun oynamıș biri hiç olmadım. Bunun sebebi bizden büyük futbolcu ağabeylerimizin gittiği bir kahvehane de benim yaș grubumdan futbolcuların oyun oynama șansımız olamazdı. Biz böyle öğrenmiștik. Atilla Ağabey arada bir futbolcuların oyun oynadığı, sohbet ettikleri masaya kısa süreliğine oturur, bir süre oyuna bakar, sohbete ortak olur, sonra,muhtemelen otelde olan bir iși için tekrar giderdi. Yıllar geçip,içimde edebiyata olan arzu, beni zorlamaya bașlayıp, yazma isteği hasıl olunca, yerele ait kitap, dergi, yazılı matbuat ne varsa taramaya bașladığımda, Atilla Ağabey`in yazılarını hem kendime çok yakın hissettim, hem de anılarımı canlandırdığı içinde yüzümde bitmeyen tebessümler olușturdu. Ona ait videoları, tv programlarını tarayarak, aklımın bir köșesinde tozlanmıș bilgilerin, duyumlarımın, yeniden canlanmasına neden oldu. Yerel lehçede kullanılan, iki sessiz harfin, hatta Türkçe ses uyumuna muhalefet eden nice günlük konușmanın tekrar seslendiriliși, ona olan saygımı arttırdı. Hatta kendime hayıflandım. Neden o kahveye gittiğim dönemlerde yakınlık kurmadığıma, sonra 1990 ocak-1994 arasında 44 Fm de „Azı Diși“ adlı, hergün bir konunun ișlendiği, arabesk müziğin asla çalınmadığı programımda, onun bilgi ve fikirlerine neden bașvurmadığıma șaştım. Belki de o dönemlerde yașadığım yere ait aidiyet duygularım yeterince gelișmemiști. Kim bilir belki de, hep genç kalacağımıza olan olgunlașamamıș hisler tașıyorduk. Atilla Ağabey șimdi memleketinden uzak, Malatya`dan sürgün. 6 șubat depremi șehrin hem yapılarını, hem hatıralarını un ufak ederken, böyle değerlerinin de șehirden uzak kalmasına neden oldu. Ona ait arșivin kendisinden duyduğuma göre büyük bölümünün kaybolduğu, kaldırılan enkazla gittiğini, üzülerek öğrendim. Șimdi sesli çığlığı, bu șehir yeniden kurulurken, hatıralarını yașatacak,“șehrin hafızasının“ korunmasını, kentin meydanlarının nasıl olması ile ilgili halkın, kanaat önderlerinin, bilim insanlarının fikrine bașvurmalarını ısrarla istiyor. Depremden sonra kurulacak Malatya`nın mimarisi, meydanları, anıtları, eski yapıları, park ve bahçeleri, sokakları, kat sayıları vs. vs. Kaç kiși duyuyor? Bilmiyorum. Bildiğim bir șey var, Atilla Kantarcı ve ona benzer kenti için hep güzellikler düșleyen yürekli insanların sesleri duyulmalı, fikirlerinden yararlanılmalı. Gerekirse ona ve diğer Malatya Sevdalısı insanlara, görev verilmeli. Düșünce ve teklifleri dikkate alınmalıdır. Yoksa Celal yalvaç gibi bu dünyadan gittikten sonra“ ne iyi adamdı „demenin bir anlamı olmayacak. O nasıl özlemiștir kim bilir adına kitaplar yazıp tv programları sunduğu șehri? Tüm anılarını biriktirdiğı șehirden kilometrelerce uzakta. Uzakta olmasına rağmen seslice düșünüyor. Düșündüğünü kitlelere sosyal medya aracılığı ile duyuruyor. Lütfen Atilla Kantarcı ve benzeri değerlerimizin çığlıklarını duyun. Onların sesine ses olun. Sonra pișman olacaksınız. Nasıl ben 90/94 arasındaki radyo dönemim için hayıflanıyor, kendime kızıyor isem, inanın bu șehirde değerlerine sahip çıkmadığı sürece hayıflanmaya, pișmanlıklar duymaya devam edecek. Șayet bu șehirde hala gerçek anlamda Malatyalı kaldıysa…… Mehmet YILDIZ Moers/Almanya

Devamını Oku
Köşe Yazısı
06 Haziran 2026 21:58

Asker ya da Gazeteci

Asker ve gazeteci. Liseye başladığım yıllarda içimden geçen, ileride olmak istediğim meslek ne diye sorulduğunda söylediğim, birbirinden uzak iki meslek benim hayallerimi süslüyordu. Özellikle Hava Kuvvetlerinde pilot olmak, gökyüzünde çelik kanatlarımla süzülmekti ilk hayalim. Sonra, heyecanı pilot kadar, sorumluluğu ise bir savaş uçağını uçurtmaktan daha zor ve değerli, gazeteci olmak vardı serde. Sonra yıllar geçti. Edebiyat bölümünde okurken, davranışları, öğrenciye yaklaşımı, bir konuyu anlatım şekliyle ilginç bulduğum bir Türk Edebiyatı öğretmeni, yazmam gerektiğini söylemişti. Bu notu az ama değerlendirmeleri çok farklı Elazığlı öğretmenin uyarısını dikkate aldım. Şiirler yazdım. Sonra makale tadında, yerel gazetelerin sayfasının yarısını kaplayan yazılar, şiirler çeşitli dergilerde yayınlanmaya başladı. Uçma eylemini de paraşüt kursuna giderek ve yıllarca atlayarak gidermişim. Sonra da uçuramadığım uçakların tamirini yapan bir meslek öğrenmişim. Yani serdeki hayaller değişik, sınırlı da olsa gerçekleşmişti. Rütbeli askerlerin, yani subayların davranış biçimlerine, Askeri Okullarda aldıkları eğitime, onları uygulamalarına da hayranlığım, bir zamanlar birilerinin "Hizmet Hareketi" ve "Muhterem Fethullah Hoca Efendi" dedikleri sümüklünün, tüm devlet yetkililerinin gözlerinin içine baka baka, Silahlı Kuvvetlerin içine sızıncaya kadar devam etmişti. Kah Adalet'e, kah Polis Teşkilatına sızmalarını, benim gibi sıradan, özel bir bilgisi olmayan bir yurttaşın anladığını, gördüğünü, ne yazık ki ülkeyi yönetenler görmek istememişti. Gazetecilik Deneyimim Gazeteciliğe gelince; 2010 yılında yaklaşık 1 yıl kadar Sabah Gazetesine haberler yapmaya başlamış, her gönderdiğim haber en geç bir gün sonra yayınlanarak beni kamçılamıştı. Ama bu haberleri yerinde görmem, resimlemem ve ayrıntılara hakim olmam için uzun yollar yapmam, emek, zaman harcamam gerekiyordu. Bu uğraşım karşısında gazeteden maddi herhangi bir getiri olmamıştı. Bunu sorduğumda cevap dahi alamamış, bunun sonucu da haber göndermeyi bırakmıştım. Zaten Türkiye'de yaşıyor olsaydım, bu işi bir karşılık almadan bu kadar uzun bir süre yapmam da mümkün değildi. Gazeteye haber yapıp gönderdiğim dönemde genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı idi. Bu durumu kendisine mail yolu ile bildirmeme rağmen geri dönülmemişti. O kadar saygın gazetecinin, mesleklerini onurları ile yapmaya çalıştıkları bir dönemde bana, düşe düşe Fatih Altaylı gibi, her dönemin adamı, yalakalıkta Mehmet Barlas ile yarışan, halkına yukardan bakan biri düşmüştü. Bu Fatih Altaylı: • "Ahmet Kaya ülkeyi bölmek için bir ideolojiyi müzikle yaymaya çalışıyor" • 2004 yılındaki bir grev için "İşçiler işi yavaşlatarak ekonomiyi sabote ediyor" • 2005 yılında "RTE bu ülkeye demokrasiyi getiren liderdir. AKP ülkeyi ekonomik ve siyasi olarak istikrara kavuşturdu" • 2013'te Gezi Parkı için "Bu eylemler ülkemizin huzurunu bozmaya çalışan terörist ve marjinal grupların işi. Devletin ise bu grup ve teröristlere karşı çok güçlü durması gerekir" • 2014'te "Fenerbahçe bu şike olayı savunulamaz, bu işin içinde bir suç unsuru kesin" • İsmailağa Tarikatına methiyeler dizerek "Bu tarikatlar toplumun manevi değerlerini ayakta tutan yapılardır" gibi saçmalıkları say say bitmeyecek, kuduz gibi her konuda, her yana saldıran, Mehmet Barlas ile yalakalık ve "liboşluk"ta sınır tanımayan biriydi. Buna benzer örnekler, 22 yıldır ülkeyi yönetenlerin çevresinde tahminlerimizden daha fazla sayıda olup, yalakalık konusunda bir yarış içerisindedir. Emin Çölaşan'ın dilimize kazandırdığını tahmin ettiğim bu "liboş" tanımlamasına en uygun tanınmış gazetecilerden biriydi. Bu ve benzeri kötü örnekler, Türkiye gibi demokrasi aşamalarını tamamlayamamış - Avrupalı ya da Asyalı, en bariz izah şekli ise Ortadoğulu - ülkelerde böyle, gücü elinde bulunduranların çevresinde olmayı gazetecilik sayan "şamar oğlanları", dışardan benim gibi gazetecilik hayalleri ile büyüyen insanları tiksindirmeye yetmiştir. Yukarıdaki zatı daha fazla anlatmak bir bakıma zaman kaybı. Onun hangi dönem kime nasıl davrandığını, kimler için yazılar yazıp TV programlarında yalama yıkama hizmeti sunduğunu, merak sahibi herkes internetten bulabilir. Böyle bir mesleği hayal edenler, Hasan Pulur'u, Uğur Mumcu'yu, Saygı Öztürk'ü, Fikret Bila'yı, yakın zamanda mesleğinin ilk yıllarında olmasına rağmen İsmail Arı gibi genç gazetecileri takip edip, üzerinde çalıştıkları konuları yakından izlemek, "liboş"tan uzak durmak, sorgulayan, bilinçli tüm yurttaşın görevi olmalı. Silahlı Kuvvetler Hakkında Düşüncelerim Gelelim Silahlı Kuvvetler gibi 1000 yıllık bir geçmişi olduğu söylenen bir kurum personeli, özellikle de pilot olma konusundaki görüşlerimize. Hava Kuvvetlerinde subay olmak, özellikle de pilot olmak çok kolay değil. Özel sınavlar sonucunda her yıl katılanların %5 ile %10 arasında bir sayı ancak pilot olma özelliklerine sahip. Belki gençlik yıllarında bu bilgilerden uzak hayallerimizin olmasını umut etsek de, her hayali gerçekleştirme şansı mümkün olmuyor. Ama asker olmak, özellikle de subay olmak, daha özelinde de Kurmay Subay olmak için sınavları başarıyla geçmek, generalliğe giden yolun açılması anlamını taşır. Ellili yaşın ortasına gelmiş biri olarak, bu iki hayal ettiğim meslekten gazeteciliği Fatih Altaylı, Mehmet Barlas, Hacı Yakışıklı, Abdülkadir Selvi, Ahmet Hakan gibi kötü örnekleri görüp tövbeyi istiğfar ettikten sonra, şimdi de görüntülerini gördüğüm bir generalin skandal konuşması ve yalakalığı, gecikmiş hayallerimden bile vazgeçmeme neden oldu. Adamın yaş haddinden emekliliği gelmiş, muhtemelen kendisi de bunu çok iyi biliyor. Ama bu gerçek, onun giderken bir askerden duymadığım bir konuşma, hiçbir hayalin umut edildiği kadar güzel değilmiş dedirtti bana. Adam 65 yaşına gelmiş, bir yandan çok yakın zamanda eski bir mafya babasının eski danışmanı ile resimleri çıkması yetmezmiş gibi, şimdi de görevde kalma uğruna bir generalin konuşmasındaki banallığın çizmesinin boyunu aştığına şahit olduk. Oysa ülkeyi yönetenlerin yeterince yalakaları, soytarıları yeterince var. Kimi TV'lerde sabahlara kadar o işi yaparken, kimi köşelerinde ilk cümlesine besmele ile başlayan Müslüman gibi aynı terennümleri tekrarlamaktan usanmıyorlar. Mitinginde "Ben reisimin g... ne kıl olurum" diyeni duymuş, "Cumhurbaşkanı denilince bize Allah gibi geliyor" diyen güya milletvekilini duymuştum ama bir komutanın bu kadar aciz konuşmasını ilk defa duyuyordum. Zaten 15 Temmuz darbe girişiminden sonra "aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış" gibiydi. Bu ahval ve şerait içinde böyle paşalar ile vatanın korunamayacağını görmekten utandım. Saygılarım bir daha ve yeniden, gerçek Başkomutan'a... ________________________________________ 20 Eylül 2024, Moers/Almanya

Devamını Oku
Köşe Yazısı
06 Haziran 2026 21:43

ANADOLU'DA BİR ÇINARIN ALTINDA "

"Öldükten sonra yarım saat için uyanmak isterdim. Bana bunca acıyı çektiren yüreğimi görmek için, bir de senin ağlayışını." Edebiyatın gerçeği yansıtma biçimine ve yorumlama yöntemine bakışını şu cümlesinden anlayabiliyoruz: "Edebiyatta modern realizm, şuurlu olarak edebiyat sahasına diyalektik materyalizmin tatbikidir." Edebiyatın felsefeye ve toplumların dönüştürücü gücünü uygulamaya döken ilk yazar odur. Anne Celile Hanım'dan çok güzel bir çocuk resmi yapmasını isteselerdi, onun resmini yapardı. Sarı saçları, gök mavisi gözleriyle 1902 yılında doğdu. 15 Ocak'ta soğuk bir kış gününde, Nazım Paşa'nın oğlu Hikmet Bey ile dilci Enver Paşa ile Leyla Hanım'ın kızları Celile Hanım'ın izdivaçlarından doğar. Ona hem dedesi hem de babasının ismini, yani Nazım Hikmet ismini verirler. Babası Hikmet Bey, Osmanlı Hariciye'sinde görevlidir. Annesi Celile Hanım ise ilk kadın ressamlarımızdan aydın, kültürlü bir kadındır. Ekim Devrimi ile dünyaya yayılan sosyalizmin Türkiye'de en sesli savunucusudur Nazım. Bu yüzden ülkesini terk etmek zorunda kalmış, yoksulluğa, mahkûmluğa, baskıya, iftiraya maruz kalmıştır. Bezmemiş, yılmamış, cezaevinde iken bile ülkesine, ülkesinin insanlarına kızmamış, küsmemiş, bu "Mavi Gözlü Dev" Anadolu insanının en uzun soluklu destanlarını yazmıştır. 1929'da yayınlanan ilk kitabı "835 Satır"la, Türkçe'de Divan ve Halk şiirinin kaynaklarından yararlanıp, o geleneği geliştirip modern bir şiir oluşturduğunu kanıtlamış, serbest nazımın ilk uygulayıcısı olarak, Çağdaş Türk Şiirinin öncüsü olmuştur. Nâzım Hikmet, gerek kullandığı yalın, kendine özgü dili, gerek temalarındaki çeşitlilik ve dünya insanı bakış açısıyla Türkçe şiirin dünyada da dikkat çekmesini sağlamıştır. Ama ödülü çok ağır almıştır. 1951 yılında vatandaşlıktan çıkarılmıştır. Küçük yaşta ilk eğitimini annesi ve ailenin diğer üyelerinin katıldığı şiirli toplantılarda almaya başlayıp, sözcükleri dizelere dökmeye başlar. Orta öğrenimini Galatasaray ve Nişantaşı Sultanilerinde gören Nazım 1915 yılında Bahriye Mektebine girer. Aynı yıl ilk şiiri bir dergide yayınlanır. İstanbul'un işgaliyle, aşk şiirinin yerini yurtsever şiirler alır. Daha sonra hastalığı dolayısıyla Bahriye Okulundan ayrıldı. İşgalci Yunan Askerlerinin talan ettiği yerlerdeki insanlarımıza kötü davranışlarından dolayı Mustafa Kemal'in Samsun'a hareket ettiği günlerde yakın arkadaşı Vala Nurettin ile Anadolu Hareketi'ne katılmak üzere Ankara'ya giderler. 1921 yılına kadar koyu bir milliyetçi olan Nazım İnebolu'da tanıştığı Sadık Ahi, Nafi Atıf Kansu ve Vehbi Sarıdal, Vala Nürettin'e ve Nazım'a daha önce adını bilmedikleri Marx'tan, Engels'ten, Kautsky'den söz eder. Nazım ve Vala Ankara'ya geldiklerinde Matbuat Müdürü Muhittin Bey onlara İstanbul gençliğini mücadeleye yakınlaştırmak için şiirler yazmalarını ister. Padişah yanlılarının yazdıkları şiirlere tepki verince Muhittin Bey onları Bolu'ya Nazım'ı Türkçe, Vala'yı ise Fransızca öğretmeni olarak atar. Ankara'da kaldıkları süre içinde Mustafa Kemal ile tanışan gençlere Mustafa Kemal "gayeli şiirler" yazmalarını önerir. Gençler Anadolu'daki mücadeleden ve Komünizmden etkilenir, Sovyet Devrim'ini daha yakından tanımak isterler. Batum üzerinden Moskova'ya giderler. Nazım Komünist Partisi'ne üye olur. Hayat bir şans işi gibi. Herkesin kısmetine, hem Ağır Ceza Reisi, hem de Marx'ı, Lenin'in düşüncelerini anlatan bir ev arkadaşı düşer miydi? Ziya Hilmi, Bolu'ya Muallim olarak atanan Nazım Hikmet'in ev arkadaşıydı. Çok düzenli biriydi. Dağınık biriydi Nazım. Bir yandan ev işlerini yaparken, diğer yandan da Nazım'a ağabeylik yapıyordu. Güneşin ışıklarından özgür yararlandığı günlerden daha çok uzun yıllar kaldığı cezaevinde oldukça kısıtlı imkânlarla, zorlu koşullarda geçirmesinin onun yaratıcılığına, kurduğu ilişkilere, öğreticiliğine, alanda bir yandan yapılanırken bir yandan da başkalarını yapılandırmasına ve evrensel boyuttaki tanınırlığına nasıl katkı sağladığını, kısıt kavramı vasıtasıyla şairin yaşamı, şiiri ve alanda aldığı konumun ilişkiselliği şaşılacak durumdadır. Nâzım Hikmet, 1924'te yurda dönüp Türkiye Komünist Partisi'ne üye olur, fakat tutuklamalar başlayınca 1925'te yeniden Moskova'ya gider. 1928 yılında tekrar yurda dönse de kısa tutukluluklardan kurtulamaz. 1929'da ise 835 Satır adlı kitabı yayınlanır. 1933 ve 1937'de farklı sebeplerle tutuklamalar söz konusu olur ve nihayetinde 1938'de orduyu isyana teşvik suçlamasıyla, önceki hükümlerle birlikte, toplam 28 yıl 4 ay cezaya mahkûm edilir; bir süre Ankara ve Çankırı hapishanelerinde kaldıktan sonra Bursa Hapishanesi'ne gönderilir ve 1950'de çıkan Genel Af Yasası kapsamında serbest bırakılıncaya kadar, on yıl boyunca burada kalır. Serbest kalması onu özgür kılmaz, içine düştüğü tehlikeden kaçmak için 1951'de Refik Erduran ile yaptıkları bir plan sonucunda memleketinden ebediyen ayrılır; Bükreş üzerinden Moskova'ya geçer. Ömrünün geri kalanını da dünyanın dört bir yanına çeşitli seyahatler gerçekleştirmek suretiyle Moskova'da geçirir. Görece kısa yaşamına çokça aşk, evlilik ve evlat sığdırır, sevdalarını da şiirlerinde okuruna açık bir dille ve tüm duygu yoğunluğuyla anlatır. Modern Türkçe şiirin en büyük şairi Nâzım Hikmet, şiire getirdiği yeni dil ve yeni anlayışla, şiirdeki en büyük devrimcidir. Cesurca yazdığı yeni biçimli şiirleri, eski anlayışı gözeten aydınlar tarafından önceleri eleştirilse de sonrasında övgü dolu eleştirilere de nail olmuştur. Nâzım, yenilikçi atılımıyla geleneğe dönüş çizgilerinin kesiştiği yerde kendi yolunu bulmuş, kişiliğini bu kesişme noktasından yola çıkarak geliştirebilmişti. Türkçe'nin en büyük ustalarından biri olan Nazım sadece bir şair değildir. O aynı zamanda bir gazeteci, öykü ve oyun yazarıdır. Binlerce sayfayı bulan şiirleri ve metinleriyle Nazım Hikmet, her zaman ulusal kültürü, halkların ve insanlığın ortak değerleriyle birleştirme yolunu seçen, sanat, felsefe, politika ve insanlığın temel sorunlarına kafa yoran önemli bir düşünürdür. O, tüm hayatı boyunca her insanın kendini özgürce ifade edebileceği, her sınıfın ve zümrenin eşit olacağı sınıfsız bir rejim anlayışı için hiç durmadan savaşmıştır. RESSAM NAZIM Nazım'ın soyağacına bakıldığında ailede şair, yazar ve ressam gibi sanatçıların olduğu görülür. Dedesi Mustafa Celalettin Paşa Mühendislik mektebini bitirip paşalığa kadar yükselen, harita bile çizebilen, güzel resim yapan biridir. Annesi Celile Hanım, oğluna bu yolunu açanların en başında gelir. Cezaevi yıllarında portre resimleri, şiir sayfalarına çizdiği desenler, Nazım'ın gözlem yeteneğinin dışa vurumudur. Cezaevinde Orhan Kemal Nazım'ı izler, hatta resim yaparken çaldığı ıslığı bile not eder. Çankırı Cezaevi'nde çizdiği "Zevceem ruhurevanım" dediği Piraye için çizen Nazım bu portreleriyle eşine duyduğu sevgi ve özlemi anlatır. SİNEMA VE TİYATRO ÇALIŞMALARI 1930'lu yıllarda Muhsin Ertuğrul Nazım'ı ziyaret eder ve ondan birkaç piyes yazmasını ister. Nazım, Türk Tiyatrosunun önde gelen ismini kırmaz ve ona Kafatası ve Bir Ölü Evi piyeslerini yazar. Daha sonra 1933'te Söz Bir Allah Bir ve Cici Berber film senaryolarını yazar. "Sanatta ve hayatta kestirmeliğin, sadeliğin, süssüzlüğün, yaldızsızlığın ve kadifesizliğin gerektiğini Bolşoy'da seyrettiğim operalardan öğrendim. Durmadan kımıldayan, değişen kompozisyonun yalnız balede değil, dramda, romanda, şiirde nasıl olması gerektiğini Güzel Yusuf balesinden öğrendim." Nazım, hem hikâye ve roman türlerinde hem de şiirde, biçimsel olanakların tespiti ve fayda potansiyelini aramaktan yanadır. Hatta türler arasındaki temel ayrımı "kemiyette değil, keyfiyette" gördüğünü söyler. Yani ona göre romanı roman yapan niceliği değil niteliğidir. Romanlarda bir temanın seçilmesi hatta romanın sosyal içerikli olması Nazım'ın benimsediği dünya görüşü açısından bir zorunluluktur. Yazdığı tüm eserlerde ya da edebiyatla ilgili görüşlerinde onun bu tutumunu görmek mümkündür. ŞİİRLERİ Aydın bir aile ortamında büyümekle birlikte Heybeliada Bahriye Mektebi'nde olan dönemin ünlü şairi Yahya Kemal Beyatlı ile tanışmış, henüz 20'li yaşlarda gittiği Rusya'da ise tüm zamanların en iyi şairlerinden Mayakovski ile arkadaş olur. Yaşadığı ülkenin çalkantılı dönemi onun çağının insan gerçeği ile, sanatı ile, toplumsal sorunlarıyla yüz yüze getirmiştir. Hece ölçüsü ile yazdığı ilk şiirlerinde bile alışılmışın ötesine geçen, yeni, çarpıcı bir şiir dünyasının kapılarını açan Nazım, Rusya'da karşılaştığı ve yeni biçimde yazdığı "Açların Gözbebekleri" ile Türk şiirine ilk serbest ölçülü şiiri armağan eder. 1929'da Moskova'da döndüğünde ilk şiir kitabı 835 Satır, Türk şiirinde bir devrim yaratır. Sonra, Jokond ile Si-Ya-U, Varan 3, Sesini Kaybeden Şehir, Benerci Kendini Neden Öldürdü, Portreler, Taranta Babu'ya Mektuplar kitapları ard arda gelir. Onun sanatçı, yazar ve komünist kişiliğini bir sayfalar yazmak mümkün. Bu çok yönlü, Mavi Gözlü Dev adamın gönül ilişkilerine, hayatına giren, ya da sevdiği kadınlardan bahsetmeden olmazdı. O bir gönül adamıydı. Gönül adamlarının kalpleri hiçbir dönem, şartlar ne olursa olsun boş kalmazdı. Kalmadı. Celile Hikmet Hanım resimleriyle olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul'un diline destandır. İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınıdır. Oğlu Nazım'a ders vermek için evlerine gelen Yahya Kemal bu eşsiz güzelliğe tutulur; ancak Nazım'ın karşı çıkması ve Yahya Kemal'in evliliğe yanaşmaması üzerine Celile Hanım yurtdışına gider. Annesiyle babasının boşanması Nazım'ı derinden etkiler. Şiir hocası Yahya Kemal'i bundan sorumlu tutar. Derse geldiği bir gün hocasının ceket cebine bir not bırakır Nazım. Edebiyat hocası Yahya Kemal'e bu notla adeta meydan okumaktadır genç şair: "Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremeyeceksiniz." Nüzhet aynı mahallede yetişmiş çocukluk arkadaşıdırlar ve Nüzhet, Nazım'ın ilk aşkıdır. 1921 yılında Moskova'da üniversitede öğrenciyken ani bir kararla evlenirler. Nüzhet'in ailesi bu evliliğe razı olmaz. Mektuplar yazarlar Moskova'ya; "Her sözüyle, her hareketiyle, her şeye isyan etmiş, hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla senin gibi münise ve uysal bir kız… geçinemezsiniz!" derler. Ancak aşkla başlayan bu evlilik fazla uzun sürmez. İki yıllık birlikteliğin sonunda Nüzhet hastalanıp İstanbul'a döner ve ailesinin de etkisiyle Nazım'ı terk eder. Bu terk edilş Nazım'a çok dokunur. Nüzhet'i uzun süre aklından çıkaramaz. Kıskançlık ve terk edilişin yol açtığı duygularla "Gövdemdeki Kurt"u yazar. Piraye, Nazım'ın kızkardeşi Samiye'nin yakın arkadaşıdır. Kızıl saçlı, gösterişli, aydın görüşlü, kültürlü bir ortamda yetişmiş ve varlıklı bir aileye mensuptur. Ve Piraye aynı zamanda kocasından ayrılmış, bir erkek ve bir kız çocuğu sahibi dul bir kadındır. Nazım'ın Kadıköy'deki evlerine yapılan sık ziyaretler sırasında tanışıp âşık olurlar birbirlerine, ancak Nazım'ın o tarihlerde başlayan uzun hapis yılları nedeniyle araya ayrılıklar girer. Ama Nazım'ın hapis yıllarıyla başlayan bu uzun ayrılıklar, bağlılıklarını ve aşklarını daha da perçinler ve Nazım Türk şiirinin en güzel örneklerini oluşturan aşk şiirlerini hep bu "kızıl saçlı kadın" için yazar. 1935 yılında çıkan afla serbest kalan Nazım ve Piraye nihayet evlenirler. Ancak bu evlilik de politik baskılar, ekonomik sorunlar ve zorunlu ayrılık yılları nedeniyle kesintilere uğrar. Nazım'ın 1938 – 1948 yılları arasında hapishanede geçireceği yılların umutsuzluğunu, annesi ve dostlarının desteğinin yanı sıra Piraye'nin kısa ziyaretleri ve sevgisi azaltacaktır. Nazım umutsuzluğa kapıldığı uzun hapis yıllarında Piraye'ye kendisinden boşanmasını önerir. Piraye'nin cevabı "101 yıla mahkûm olsan bile ben senin arkandayım, bunu böyle bil…" olur. Bu tutkulu sevda gün gelir heyecanını yitirir ve Nazım aradığı heyecanı başka ilişkilerde bulmaya çalışır. Tabii bu durum Piraye'nin gururunu incitir, kalbini kırar. Roman yazarı Cahit Uçuk ve opera sanatçısı Semiha Berksoy bu umutsuz günlerinde onun hayatına giren kadınlardandır. Sonuçta Piraye tüm bunlara anlayış göstermek ve affetmek zorunda kalacaktır onu. Nazım'ın Münevver'le ilişkisi artık bardağı taşıran son damla olur. 1952 Yılında tanıştığı Galina adlı genç bir Rus doktor Nazım için yeni bir aşkın başlangıcı olur. Galina Nazım'ın doktoru, hayat arkadaşı, evdeki yoldaşı, sağlık danışmanı, yediğini içtiğini, tüm yaşamını denetleyen yardımcısı, yurt dışına birlikte gittiği eşi ve diğer yandan da Rusya adına onu kontrol eden devlet görevlisidir. Nazım, Galina'ya aşk şiirleri yazmasa da en uzun ilişkisini onunla yaşar. Ancak Galina ile yaşayan, Münevver'i özleyen Nazım'ı yeni bir aşk beklemektedir. 1955 yılı sonlarında bir tesadüf eseri Vera'yla tanışır. Ancak o zaman şairin bilmediği şey Vera'nın evli ve bir kız çocuğu annesi olduğudur. Bu yıldırım aşk Nazım'ı tekrar canlandırır, onun yaşama bağlılığını, coşkusunu geri getirir. Sonuçta Vera'ya kocasından boşanarak birlikte yaşamaları konusunda baskı yapmaya, onu kıskanmaya başlar. Nazım'ın "Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı" diye 1961'de yazdığı "Saman Sarısı" şiiri ile ölümsüzleştirdiği kadındır Vera. Kendinden otuz yaş daha küçük Vera'nın aşkı Nazım'ın başını döndürür. Artık yeni aşk şiirlerinin ilham kaynağı bu genç sevgili olur. 1960 yılı başında nihayet beklenen olur. Nazım'ın Galina ile olan sekiz yıllık uzun beraberliği boşanmayla sonuçlanır. Vera da uzun ve bunalımlı yıllar sonrası kocasından ayrılmayı başarır. İlk tanıştığı andan itibaren âşık olduğu Vera'ya kavuşur sonunda Nazım, yani muradına erer ve Vera'nın gönlüne girmeyi başarır. Nazım bundan sonraki aşk şiirlerini artık Vera için yazacaktır. 1963 yılının 3 Haziran günü kalbine yenik düşer ve sessizce uçup gider. 1951 yılında vatandaşlıktan çıkarılan Nazım, tekrar Türk Vatandaşı sayılması için 2009 yılını bekler. Ülke ve ülkeyi yönetenler yine Kronos'luğunu yapmış, ve bir evladını daha yemişti. Ya da Nazım ile başlayan bir süreç ile kendi çocuklarını yemeye başlamıştı. Oysa, onun son isteği; ülkesinde bir çınar ağacının altında son uykusunu uyumaktı. Faşist bakış açısının zulmünü yaşarken ve ölümünden sonra en fazla hissedenlerin başında geliyordu. Ama kitaplarını yakanlar, ne Nazım sevgisini, ne de onun şiirlerini yüreklerde silmeye güçleri yetmedi. O şimdi Anadolu'nun tüm köyleri, kasabaları ve kentlerindeki çınar ağaçlarının altında yatıyor. Hatırası önünde saygıyla. Mehmet YILDIZ

Devamını Oku
Köşe Yazısı
06 Haziran 2026 21:39

AMPULÜN IŞIĞI İLE AYDINLANANLAR

AMPULÜN IŞIĞI İLE AYDINLANANLAR Yalakalık denilince başta siyasetçiler olmak üzere milletimizin bazı kesimleri kuyruğa girer. Ülkemizde "Yalakalıkta Sınır Tanımayanlar Örgütü" kurulsa bu omurgasız müptezeller mahrem yerlerini satışa çıkarıp yarışacağına da bahse girerim. Bu müptezellerin kümelendiği meslek gruplarından biri de, belki de en bilineni gazeteciliktir. Bu yalaka tipler her dönemin gazetecisi olmuştur. İktidara yakın olmayı seven, ihale kovalayan, dün "ak" dediğine bugün "kara" diyene hep rastlanmıştır. Yaşım gereği benim yetişebildiklerimden birisi, ismini Emin Çölaşan'dan almış Mehmet Barlas'tı. "Liboş Mehmet"ti onun adı. Her dönemin adamı olduğu gibi, Türkiye'de gazete yayın hayatında önemli sayabileceğimiz hemen her gazetede olduğu gibi, özel TV'lerin mantar gibi çoğaldığı dönemlerde de kanal kanal gezmişti. Ve bu adam oturduğu yerde kimi dönem iyi bir laik, bazen dindar, liberal, sosyalist, kısacası her şey olmayı becerebilmiş ender "seçkin" gazetecilerden biriydi. Koridorlarda iş bağlantıları ve ihale bağlamlıklarından dolayı namı gazeteciliğinin önüne geçmişti. Bu bilinen en büyük liboş, utanmamış, ülkede bu mesleğin övünç kaynaklarından biri olan ve dürüstlüğünü ve meslek aşkını canıyla ödeyen Uğur Mumcu'ya bile kara çalmaktan geri durmamıştır. Hemen her gazeteden ve TV kanalından yüksek maaş almasına karşın sorun çıkararak ayrılmış, çoğunda ise kovulmuştur. Bu geleneğe (liboşluk) bağlılık yemini edip rüzgâr gülü gibi dönmeye hevesli yeni yetmeler, ağabeyleri Liboş Mehmet'i takip etmiş, onun yolunda gitmeyi, yağlı kapılarda dini savunup içkili eğlencelerden eksik kalmayan bir tayfa, 2000'li yılların başında amip gibi hızla çoğalmaya başlamıştır. Ahmet Hakan, Hande Fırat, Nihal Bengisu Karaca, Nagehan Alçı, bir de diva diye bileceğimiz biri var ki, her türlü s(övgüyü) hak etmiş biri Engin Ardıç'ı da sayabiliriz. Bunlar gün gelmiş "değerli hocam" diye uzakta oluşuna üzüldükleri, şimdinin FETÖ'sü, dönemin Hoca Efendisi'ne övgüler dizmişler, onun kitap gelmiş bir peygamber olduğu dışındaki kişiliğini, kabiliyetini, insanlar arasındaki köprü kurma becerisini, dini bilgisini anlata anlata bitirememişlerdir. Yukarıda verdiğim isimleri uzatmak mümkündür. Hem de sayfalara sığmayacak kadar; meslek etiğine, onuruna uymayan yazılarının silinmemiş olarak duranlarını bugün bile okuyabiliriz. Yukarıdaki isimleri yazarken atlamış ya da unutmuş olduğum birkaç ismi de siz söylediniz gibi. Ablaların ablası, FETÖ'nün en büyük savunucusu Nazlı Ilıcak'ı unuttum sanmayın. Hele Ilıcak'ın "21. Yüzyıla Yeni Bir Ses: Fethullah Gülen" 11 Mart 1998 tarihli yazısını okursanız, nasıl bir bağlılık ve teslimiyet oluşuna şahitlik edersiniz. Ama son zamanlarda dönme hızına yetişemediğimiz, yazı ve TV konuşmalarındaki nefret diliyle, müsait yerine takılı ampulünün ışığıyla çevresini aydınlatan biri var ki demeyin gitsin... Nedim Şener. Bugün meslektaşlarını ihbar eden, hapisteyken kendisini savunanlara hakaret eden, "tetikçi" dediği Cem Küçük meczubunun saflarına geçmiş dönekliğin son örneğidir. Nedim Şener'i kıskanarak, değişik sol partilerde milletvekilliği adaylığı kovalayıp başaramayan, bir zamanlar gece yarılarına kadar seyrettiğimiz bir dönek daha aklıma geldi. Ceviz Hulki sizin de aklınıza geldi değil mi? Onun da ampulü iyi ışıtmış olmalı ki milletvekili olmayı becerdi. Adama helal olsun denmeli! "Aydınlanma yaşıyorum" akımıyla dönenler, dönüş hızına erişemediklerimiz o kadar çok ki say say bitmiyor. Bu isimlerin yanına gazeteci olmasa da dönemin rengine uymuş başka bukalemunlar serpiştirelim. M. Ali Çelebi, Metin Fevzioğlu gibi bal tutup parmağını yalayanlar da var. Bir yerde yazmalarına, onurlu, omurgalı bir duruş sergilemelerine gerek duymadan mevki-makam sahibi olmanın en kolay yoluna gittiler. Şimdi trend denilecek tipler, Cumhurbaşkanı'nın tüm yurt dışı gezilerinde uçaktaki yerlerini alıp seyahate gitmeyi, devletin imkânları ile konaklamayı başarıyorlar! Hacı Yakışıklı, Zafer Şahin, eskinin omurgasız solcusu Fuat Uğur gibileri ise TV programlarına başlamadan önce, adı Bakanlık, asıl işi sekreterlik olan yerlerden aldıkları bilgilerle TV'lerde nutuk atmaya devam edecekler. Ama bu nereye kadar devam edecek? Yoksa Demirel'in bilindik sözünü, "Orada iken bize bağırıyordu (havlıyordu), şimdi bizim kapıya bağladık, karşı tarafa sövüyor..." sözünü bilen Erdoğan aynı taktiği mi uyguluyor? Benim aklım ermedi, ne ülkenin geldiği duruma, ne de bir meslek grubunun bu kadar kalitesizleşmesine... Hâlâ, sadece mesleğinin hakkını vererek namusuyla yazanlara selam olsun. MEHMET YILDIZ

Devamını Oku
Köşe Yazısı
06 Haziran 2026 21:32

ADALETi ARARKEN

ADALETİ ARARKEN "Yemin olsun ki kılıcı boynuma dayasalar da doğru bildiğimden şaşmam, hakikati haykırmaktan asla geri durmam." Zalim Muaviye'nin sömürü ve lüks yaşam şekline ve yönetim şekline isyan ettiği için Rebeze Çölü'ne sürülen Sahabe Ebu Zerr Gifari'ye aitti yukarıdaki sözler. Peki bu sözleri savunan, Müslüman olduktan sonra da söylediği gibi yaşayan Ebu Zerr sağcı olabilir mi? Adı Cundub bin Cunade bin Sekan. Onun asıl işi çobanlıktı. Yeni dinini ve peygamberini tanımak için Mekke'ye gitti; Hz. Ali'nin misafiri oldu ve Hz. Muhammed ile tanışıp iman etti. Muhacir Ebu Zerr ilk Müslümanlardandı. Bağlı bulunduğu Beni Gifar kabilesi 629 yılında Müslüman oldu. Ebu Zerr İslamiyet'in ilk savaşlarında hep bulundu. Hz. Osman'ın iktidarına kadar hiçbir sorun yaşamadı. Sonra duyduğu rahatsızlıkları yüksek sesle söylemeye başladı. Zenginlikleri biriktirenilere cehennem ateşini vaad eden Kur'an'dan ayetler okudu. "Ne zaman yoksulluk bir kapıdan girerse, din başka bir kapıdan çıkıp gider." Ebu Zerr, gittikçe fakirleşen halkın ve adaletin sesi oldu. İlk Sahabelerden olduğu için de halk tarafından çok saygı görüyordu. "Neden halife Osman ipek giyiyor?" "Neden Darüll Hilafe'de en leziz yemeklerle donatılmış sofralar kuruluyor?" Ebu Zerr, Hz. Muhammed'in yaşamından örnekler veriyordu: "Aylar geçiyordu ki Peygamber'in evinde yemek ateşi yanmıyordu. Peygamber'in evinde yemek çoğunlukla su ve hurmaydı. Çoğu zaman açtık, içimizden bir grup her gece onunla yemek yerdi, ne zaman evinde yemek pişirilse bizi misafir ederdi. Arpa unu ve hurmayla yapılan bir yemekti bu..." Hz. Muhammed sedir üzerinde uyumayı severdi. Bir evde üçten fazla sedir bulunması israf sayılırdı. Halı bilinmesine rağmen Peygamber'in evinde yoktu. Hurma dallarından örülmüş bir hasır vardı sadece. Hz. Muhammed, bir lokma bir hırkanın en değerli sembolüydü. Ebu Zerr'in "Neden Halife Osman ipek giyiyor?" sorusu İslam'ın savrulușunu durdurma mücadelesiydi. Ebu Zerr'in devletin hazinesini kullanmasını eleştirilerine karşı koyan Hz. Osman'ın danışmanlarından biri olan Ka'bül Ahbar'dı. Ka'bül Ahbar Yemen Yahudilerinden, sonradan Müslüman olmuştu. Babası Yahudi bir din adamıydı. Ebu Zerr'in eleştirileri karşısında en büyük savunucularındandı. Bir gün Hz. Osman Ahbar'a sordu: "Bir insanın malının zekatını verdikten sonra, onda bir kimsenin hakkı kalır mı?" Ahbar, "Hayır, bir kimse zekatını verdikten sonra dilerse bir kerpiç altından, bir kerpiç gümüşten bile ev yapabilir" diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Zerr kızarak Bakara suresinden ayet okudu. (2/177) "Yüzlerinizi doğu ve batı yönünde çevirmeniz hayırda iyilik değildir... Sevdiği malını Allah'ı hoşnut etmek için yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere, isteyenlere ve boyunduruk altında bulunup hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere verendir." "Ey yalancı Ahbar, benim dinimi sen mi öğreteceksin bana? Allah'ın mal biriktirmeyi yasakladığını ve hayır yolunda bulunmayı emrettiğini görmüyor musun?" Bu, Ebu Zerr'in son itirazı olmuştu. Şam'a sürüldü. Gittiği Şam'da da Emevilerle de anlaşamadı. "Ey Muaviye, eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan israftır, yok eğer halkın parasıyla yapıyorsan bu ihanettir" dedi. Muaviye Ebu Zerr'i kendi yanına, safına geçirmek için çeşitli yolları, hatta rüşveti bile denedi. Evine davet edip öldürmekle bile tehdit etti. Ama Ebu Zerr'in cevabı katiydi: "Eğer Allah'ın resulünün sünnetine uygun davranırsan seninle sorunum olmaz." Sonunda Şam'dan da sürüldü. Medine'ye geldiğinde yanlış bulduğu her şeyi eleştirmeye devam etti. "Stok edenleri, biriktirenleri azapla müjdele... Altın ve gümüş biriktirap Hak yolunda harcamayanları elim bir azapla müjdele..." gibi ayetleri sık sık ve yüksek sesle okuması başta Hz. Osman ve diğer yöneticileri kızdırdı. Yine sürgünle tehdit edildi. Ve "Osman bana Allah'ın ayetlerini okumamı mı yasaklıyor? Allah'ın emirlerini terk edenleri ayıplamayayım mı? Yemin olsun ki kılıcı boynuma dayasalar da doğru bildiğimden şaşmam, hakikati haykırmaktan asla geri durmam." Yine sürgün edildi. Bu kez sürgün yeri Rebeze Çölü idi. Hz. Ali bu sürgüne karşı çıktı. Hatta ona eşlik etmeleri için oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i görevlendirdi. Hz. Osman, Ebu Zerr'in başına Mervan ve askerlerini koydu. Bunlar doksan'lı yaşlarına gelmiş Ebu Zerr'in yolculuğunun zor geçmesi için elinden geleni yaptılar. İddiaya göre de askerler tarafından dövülerek öldürüldü. Tarihin her döneminde benzer olaylar yaşandı. Devletin "Baba" ya da "Ana" olması, adil davranması, yurttaşına cömert, besleyen, büyüten, ikram eden, yani "Kerim Devlet" olması için yiğit insanlar adalet, ahlakla, Allah'ın emri ve Resulünün sünneti olarak seslendirmişler; kimi namuslu kalemin, erdemli, inançlı şekilde kendilerini yönetenlere haykırması canlarına mal olmuş, çoğunun özgürlükleri kısıtlanmıştır. Ama ahlaklı olmanın gereği, doğru bildiğini sesli ce söylemeyi gerektirir. "İslam, eğer kapitalist ilişki biçimlerinin payandası ve tüketim toplumunun bir parçası olarak popüler kültürün nesnesi hâline getiriliyorsa, bu Müslümanlık ile kurulan ilişki son derece arızalı demektir." Zira tüm din öğretileri "Güzel Ahlak ve Adalet" üzerine yükselir. Adalet dağıtanların Hakkı kıstas almaları zorunludur. Kararlarının nelere mal olacağını iyi hesap etmeli ve hakkaniyet ile kararlar vermeleri, yargılamalarda taraflara eşit davranmaları evrensel hukukun bir gereği olduğu asla unutulmamalıdır. Dün Ebu Zerr'in sesli haykırışı nasıl susturulmaya, ceza verilmeye çalışıldıysa bugün de haksızlıklara ses çıkaranlar aynı muameleyi görmesin istiyoruz. Asgari ücreti, emekliye verilecek maaş tutarlarını hesaplayanlardan da aynı adaleti bekliyoruz. Bu yüzden Ebu Zerr'e sağcı diyebilir miyiz? Ebu Zerr zamanının devrimcilerindendi! Saygı ve selam ile... MEHMET YILDIZ

Devamını Oku
Özel sipariş tablo veya eserlerle ilgili detaylı bilgi almak ister misiniz?